Ağustos 22, 2008, 06:47:12 *

Iddaa

Iddaa Tahminleri | Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Iddaa Portalı

    Nüfus : 8631
    Rakım : 33332 Mesaj 2726 Konu
 
 
Ayrıntılı Konu Bilgileri
Konu: NBA den Hayat Hikayeleri... Cevap Sayısı: 8 cevap var
Okunma Sayısı 1482 defa 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: NBA den Hayat Hikayeleri...  (Okunma Sayısı 1482 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
kandur
Uzman Üye
*

Disiplin Puanı +8/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 169



4 Mesajına Toplam
6 Kere Teşekkür Edildi

2 Mesajına Toplam
2 Kere Karma Verildi

« : Haziran 29, 2006, 23:42:19 »

Bu başlıkta yayınlayacağım yazılar %100 alıntıdır..Kaynaklar ayrıca belirtilecektir..
Logged
Iddaa | Iddaa Canlı Maç Sonuçları | Iddaa Maç Tahminleri | Maçı Hangi Kanalda | Iddaa Program
« : Haziran 29, 2006, 23:42:19 »

 Logged
kandur
Uzman Üye
*

Disiplin Puanı +8/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 169



4 Mesajına Toplam
6 Kere Teşekkür Edildi

2 Mesajına Toplam
2 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #1 : Haziran 29, 2006, 23:45:49 »

NBA’İN #1 NUMARALI HÜCUM SİLAHI; TRACY MCGRADY
(Bu yazı pivot dergisinin 53.sayısında yayınlanmıştır.)

Şu anda NBA’de 25 sayı, 5 ribaund ve 5 asist ortalamasıyla shooting guard oynayabilen sadece iki isim var. Birisi üç şampiyonluk yüzüğü sahibi Kobe Bryant diğeri ise Tracy McGrady. Üstelik McGrady, Shaquille O’Neil gibi NBA’in en güçlü pivotuyla hatta ve hatta en dominant oyuncusu ile oynama lüksüne de sahip değil. Yani Kobe gibi savunmacısı ikili sıkıştırmalara yardım için gittiğinde boş şut pozisyonları yakalamıyor. Aksine takımının tek büyük yıldızı olması nedeniyle ikili hatta kimi zaman üçlü sıkıştırmalarla boğuşmak zorunda. İşte bu yüzden geceleri yatmadan önce Grant Hill’in parkelere sağlam bir şekilde ve temelli olarak dönmesi için dua ediyor. Yine de Hill dönsün ya da dönmesin T-Mac yolunu bilir. Çünkü o NBA’in sayı kralı. Ve dikkat etmezseniz her an potanıza en az 30 sayı atmaya hazır!!

Eyvah Dr. J Emekli Oluyor, Gitti Paracıklar!!
Julius Erving, yani Dr.J, basketbol tarihinin “havada yürüyebilen” ilk büyük yıldızıydı. Ayaklarının yer ile teması kesildikten sonra yapabileceklerini hayal etmek bile o günün basketbol şartları içinde zordu. Sadece onu seyretmek için salonlara doluşan binlerce kişi vardı. O basketbolu birçok insana sevdirmiş bir süper stardı. Kimi basketbol yazarlarınca belki de yer yüzüne gelmiş en inanılmaz oyuncu olarak nitelendiriliyordu. Önce ABA’daki sonra da NBA’deki muhteşem yılların ardından Dr. J’de her ölümlü gibi yaşlanarak NBA’deki kariyerinin sonuna doğru yaklaşınca insanlar birden paniğe kapılmaya başladı. Ligin en spektaküler yıldızını kaybedeceklerdi. “Ya bir daha asla onun gibisi bu lige gelmezse” sorusu kafalarda dolaşıyordu. Dr.J’in oynadığı her sezon NBA’e yönelen ekstra ilgi, izleyici ve para demekti. Dr. J’in basketbolu bırakması ise NBA’in popülaritesinin azalmasına yol açabilirdi. Ama önce Larry Bird’ün sonra da Magic Johnson’ın sahneye çıkmasıyla pazarlayabilecekleri yeni bir Chamberlain & Russell rekabeti yaratmayı başarabildikleri için NBA yönetiminin korktuğu başına gelmedi ve Dr. J bir kaç sezon daha bu yeni yıldızlarla boğuşup emekliye ayrıldığında NBA’deki seyirci oranları önceki yıllara oranla artış bile göstermişti. 90’lı yıllara gelinirken bu kez de Bird ve Magic’in yaşlanıyor olmasının yarattığı telaş vardı. Ama NBA bir kez daha süper bir yıldız yaratarak durumu kurtardı: Michael Jordan!!
Veliahtı ararken
Majestelerinin basketbol tarihindeki önemini belirtmeye sanırım gerek yok. MJ basketbolu bıraktığını açıkladığında binlerce kişi basketbola küstü, geri dönüşlerinde milyonlarca insan sevince boğuldu. Maalesef bu kez majesteleri gerçekten basketbolu bıraktı ama NBA hala yeni süper yıldızını bulamadı. Önce Duke’un beyaz atlı kibar prensi Grant Hill yeni veliaht olarak takdim edildi ama geçen her sezonun ardından Hill’in aradıkları isim olmadığını anladılar. Sonra havada bir kaç adım attıktan sonra yaptığı smaç jenerik olan Anfernee “Penny” Hardaway üzerinde kısa bir promosyon bombardımanı yapıldı. Ne yazık ki Penny de Orlando’yu Shaq olmaksızın bir yere taşıyamayarak NBA yönetimini büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sonra Allen Iverson basketbol yeteneğinin yanında “Generation X” olarak adlandırılan ve eskiler tarafından kayıp gençlik diye nitelendirilen kuşağın olumlu olumsuz bir çok özelliğini de taşıdığı için “yeni yüzyıla yeni bir kahraman” mantığı ile topluma sunuldu. Iverson’ın sorunlu geçmişi nedeniyle adeta bir saatli bomba olması “temiz topluma temiz kahraman” diyenleri tedirgin etti. Ardından iki North Carolina’lı; Jerry Stackhouse ve Vince Carter ard arda “Yeni Jordan” ambalajı ile market raflarındaki yerini aldı. Onlar hala beklemedeyken Kobe Bryant isimli bir liseli herkesi sollayarak 3 şampiyonluğa ulaştı ve veliahtlık yarışında herkesin bir adım önüne geçti. Ne var ki Kobe’yi de gölgeleyen Shaquille O’Neil isimli “büyük” bir etken vardı. Bu arada hem kişilik hem yetenek bakımından üstün özelliklere sahip bir oyuncu medyanın gözünün önünde durmasına rağmen uzun süre -maç başına 20’li sayılara çıkana dek- farkedilemedi. Çünkü artık günümüz toplumunda, A malının B malından iyi olması önemli değil. Asıl önemli olan elinizdeki malı diğerinden iyi pazarlamak. NBA’in pazarlamacıları ise geç uyandı. Şu an ligdeki belki hiçbir oyuncu maç içinde onun gibi smaç yapamıyor. Tek başına rakiplerini bozguna uğratıp takımını play-off’a taşımıyor. O adeta tek başına bir takım: Ve karşınızda Tracy McGrady. Namı diğer T-MAC!!
Big Mac’ten T-Mac’e
Tracy Lamar McGrady Jr., 24 Mayıs 1979’da Orlando ve Tampa arasında göllerle çevrilmiş küçük bir kasaba olan Auburndale’de doğdu. Tracy’nin ailesi o daha 4 yaşındayken boşandıkları için annesinin ve büyükannesinin yanında büyüdü. Aslında annesi Disneyland’de çalıştığı için büyükannesi Tracy’nin hayatında adeta ikinci bir anne olarak çok önemli bir rol oynadı. Bu arada T-Mac babasının, annesiyle ayrı olmasına ve kendisine ait hir hayata sahip olmasına rağmen ilgisiz bir baba olmadığını ve kendisiyle her fırsatta ilgilendiğinin de altını çiziyordu. Tracy küçüklüğünde spor yapmaya basketbolla başlamadı. Onun ilk göz ağrısı baseball’du ve onu seyreden tüm antrenörler gelecekte çok büyük bir baseball yıldızı olabileceği konusunda birleşiyorlardı. Tabii hayat Tracy’nin önüne çok daha farklı bir senaryo çıkarttı. Yine de T-Mac’in baseball’a karşı bugün bile büyük bir sevgi beslediği gerçek. O kadar ki eğer kendisine profesyonel beyzbol takımlarından teklif gelirse bu teklifi kabul edeceğini çünkü en büyük hayalinin aynı anda basketbol ve beyzbol oynamak olduğunu söylüyor. Zaten Tracy, Baseball ligindeki lakabını bile yıllar önceden belirlemiş: “Big Mac”
ADIDAS ABCD
Tracy’nin basketbol macerası tam anlamıyla lise 3. sınıfta başlamakta. Auburndale lisesine giden T-Mac, o yıl 23.1 sayı, 12.2 ribaund, 4.9 blok ve 4.0 asist ortalamalarıyla oynayıp takımını galibiyetlere taşıyınca yerel haberlerde adı anılmaya başladı. Ama bu mükemmel ortalamalara rağmen NCAA Division I takımlarından kendisine ilgi gösteren pek olmamıştı. Sadece aynı bölgede olan Florida ve Miami üniversiteleri kendisini birkaç kez izlemek üzere temsilci yollamıştı ama ortaya somut bir şey çıkmadı. Yıl sonunda düzenlenen Adidas ABCD Turnuvası ise T-Mac’in hayatını değiştirdi. Karşılaşmalarda yaptığı akıl almaz hareketler seyircilerin büyük tezahuratlarıyla ayakta alkışlanıyordu. MVP seçildiği bu turnuva sonrası T-Mac, şu an Clippers’ta oynayan Lamar Odom’un ardından bir anda Amerika’nın ikinci büyük lise oyuncu olarak anılmaya başladı. Bu sırada onun oyunundan etkilenen Mt. Zion Hristiyan Akademisi, Tracy’e burs teklif ederek lisedeki son yılını kendilerinde geçirmesini istedi.

“Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden dana önce sahip oldum.” Tracy McGrady

Papa I. Tracy McGrady!!
Sıkı, disiplinli, aşırı dindar hatta kimi zaman insanı depresif bir hale sokan bu kilise okuluna kayıt yaptıran Tracy, başlarda çok zor günler geçirse de basketbol sayesinde öyle ya da böyle okuluna alışmayı başardı. Mount Zion’u maç başına 27.5 sayı, 8.7 ribaund, 7.7 asist istatistikleriyle 20 galibiyet ve 1 mağlubiyetlik bir seriye sürükledi. Mount Zion, Amerika’nın en yüksek tirajlı gazetelerinden USA Today’in anketlerinde ikinci sıraya kadar çıktı. Bu arada T-Mac şov devam ediyordu. McGrady, 54 takımın katıldığı Reebok Holiday Prep. Turnuvasında takımını şampiyon yaparken sahada 37 sayı ve 17 ribaund gibi inanılmaz performanslar ortaya koydu. Daha da spektaküler olan şey coach’unun Tracy’i maç esnasında tüm pozisyonlarda oynatmasıydı!. Böylelikle USA Today tarafından yılın lise oyuncusu ve AP tarafından da North Carolina Eyaleti yılın oyuncusu seçildi. Tabii doğal olarak Mc Donalds All-America maçına davet edilerek Baron Davis, Elton Brand, Lamar Odom, Brendan Haywood ve Larry Hughes gibi oyuncularla ter döktü. Bir yıl önce hiç bir büyük NCAA takımının ilgisini çekmeyen Tracy McGrady için artık takımlar sıraya girmeye başlamıştı ve sezon daha bitmeden Tracy’nin Rick Pitino’nun Kentucky’sine katılacağı neredeyse kesin gibiydi. Ama tam bu sırada ortaya çıkan NBA scoutları ortalığı karıştırdı. Mount Zion’un son maçları meraklı scoutların saldırısına uğradı. Tracy ‘nin kulağına birinci turda ilk beş sıra içerisinde seçilebileceği de fısıldanınca T-Mac, NCAA düşünü ve Kentucky’i bir kenara bırakarak NBA Draftına katılmaya karar verdi. McGrady basın mensuplarının NBA’e gitmek için erken olup olmadığı şeklindeki sorularına: “Sanırım bu ben ve ailem için en iyi karar. Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden daha önce sahip oldum.” sözleriyle cevap veriyordu.
Krause’un suya düşen, Pippen–McGrady takası
Tracy, 1997 NBA draftına katılarak Kevin Garnett’le başlayan Kobe Bryant ve Jermaine O’Neil’la devam eden liseli yıldız zincirine eklenen yeni bir halka oldu. Draft gecesine yaklaşılırken Tracy McGrady’nin en büyük taliplisi Chicago Bulls’tu. Michael Jordan, Scottie Pippen ve Dennis Rodman’lı efsanevi kadro yıldan yıla yaşlanmaktaydı. Bir anda Jordan’ın veya Pippen’ın emekli olmasıyla büyük bir çöküş yaşamaktan korkan Chicago GM’i Jerry Krause, draft planlarını Tracy üzerine kurmuştu ve takımın geleceğinin T-Mac olduğu inancındaydı. Bu yüzden Scottie’yi Vancouver’a gönderip onların 4. sıradaki seçme haklarıyla T-Mac’i kapmayı düşünüyordu. Ama bu plan Jordan’ın kulağına gidince majestelerinin tepkisi korkunç oldu. Hemen Krause’u arayarak böyle bir takasın gerçekleşmesi halinde bir sonraki gün düzenleyeceği bir basın toplantısıyla emekliliğini açıklayacağını söyleyerek tehdit etti. Çünkü Pippen, Jordan’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. Birlikte iyi-kötü anıları vardı ve aslına bakarsanız bu birliktelik her iki oyuncunun kariyerine de karşılıklı olarak çok şey katmıştı. Krause bu telefon konuşmasının ardından artık T-Mac’in bir hayal olduğunu anlamıştı. NBA’in en büyük yıldızını gelecekte ne olacağını bilmediği bir yıldız adayı uğruna feda edemezdi. Bunu üzerine T-Mac’i cep telefonundan arayarak üzgün olduğunu, artık onu draft edemeyeceklerini söyledi. Tracy işe şoktaydı çünkü bu telefon konuşmasını yaptığı sırada Drafta sadece 8 saat vardı ve o an bir hastanede Bulls doktorları tarafından sağlık kontrolünden geçiriliyordu.

“Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play off’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunabilirdim” Tracy McGrady

Darrel Walker Bunalımı
Chicago tarafından hayal kırıklığına uğratılan McGrady, ilk 10 sıra içerisinde seçilme ümitlerini kaybedip ilk tur için dua etmeye başladığı bir anda 9.sırada Toronto Raptors tarafından seçildi. Bu sırada Isiah Thomas, Damon Stoudamire ve Marcus Camby’nin etrafında yeni bir takım oluşturmaya çalışıyordu. Takımın başına getirilen Darrel Walker ise, genç dinamik ama tecrübesiz bir coach’tu. Büyük umutlarla girilen 1997-98 sezonuna 2 galibiyet ve 22 mağlubiyet ile başlanınca bir anda gelecekle ilgili kurulan pembe hayaller unutuldu ve takımda, Isiah Thomas’ın yöneticiliği bırakması ve en büyük yıldızları Damon Stoudamire’ın takas olmak istediğini söylemesiyle, büyük bir dağılma başladı. En sonunda Raptors’ta kalan tek elle tutulur oyuncu 16.5 sayı ortalaması ile takımının en büyük skor gücünü teşkil eden Doug Christie’ydi. Haliyle basın, Darrel Walker’a eleştiri oklarını yönelterek Walker’ın üzerinde güzel bir atış talimi yaptı. Walker da hırsını elinin altındaki çaylak McGrady’den çıkartmaya başladı. Onu antrenmanlarda hırpaladı. Belki de herkesten çok bağırdı, çağırdı. T-Mac, Walker’ın odasında durumdan rahatsız olduğunu söylediğinde aldığı tek cevap daha sıkı çalışması gerektiği yönündeydi. Tracy bu dönemi hayatının en kötü günleri olarak niteliyor: “Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play off’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunurdum. ”
Kobe Psikolojik Yardım Servisi
T-Mac bu zor günlerini o zamanki en iyi arkadaşlarından Kobe Bryant’ın da yardımıyla atlatmaya çalıştı. Kobe de liseyi bitirdikten sonra sonra Kolej yerine doğrudan NBA’e geçiş yaptığı için kimi zorluklara göğüs germek zorunda kalmıştı. Bu yüzden T-Mac, kendisini en iyi anlayacak kişinin Kobe olacağını düşünüyordu. Bu dönemde T-Mac her fırsatta Kobe’nin evinde yatıya kalmaktaydı. İkili eski karate filmleri seyredip play station oynayarak, birbirleriyle kızlardan tutun da hayatın anlamına kadar derin konularda dertleşerek vakit geçiriyorlardı. Tabii her fırsatta da beraber idman yaptıklarını söylememize gerek yok sanırım. Bugün bu arkadaşlık ilişkisinin nasıl olduğunu merak ediyorsanız. Doğal olarak eskisi gibi değil. Tracy, Kobe’yi sevdiğini belirtmesine rağmen onun değiştiğini söylüyor. Zaten Kobe’nin de üç şampiyonluk yüzüğüne rağmen NBA’in hem en sevilen hem de en çok nefret edilen genç yıldızı olmasının nedeni kişiliğindeki bu değişim. Konumuza geri dönersek; Tracy, Walker’la olan problemlerini kendi eksikliklerine ve yeteneksizliğine bağlıyordu ve gittikçe kendisine olan güvenini kaybetmekteydi. Walker da T-Mac’in gözünün yaşına bakmıyordu. T-Mac’in neredeyse depresyona girdiği bu günler, Walker’ın “şutlanmasıyla” sonra erdi.
Butch Bizi Gözetliyor
All-Star haftasonundan sonra Walker’a kapının gösterildiğini ve yerine çok sevdiği asistan coach Butch Carter’ın getirildiğini öğrenen T-Mac seviçten havalara uçuyordu. Butch Carter’ın ilk yaptığı iş Tracy’e ne kadar güvendiğini ve onun ileride bir yıldız olacağına inandığını söylemek oldu. Ve ondan tek bir şey rica ettiğini, her idmandan sonra yaklaşık bir saat şut atmasını istediğini söyledi. Tabii Tracy’nin bilmediği birşey vardı. Butch Carter, Tracy’nin çekingenliğinin farkında olduğu için salonun çeşitli noktalarına doğrudan kendi odasına bağlanan kameralar yerleştirtmişti. Böylelikle Carter, T-Mac’i tedirgin etmeden şut idmanlarını takip edebiliyordu. Butch Carter’ın Tracy üzerindeki ilgisi bu kadarla da kalmadı. Carter, Tracy için kendisini ifade etmekte zorlandığını farkederek özel bir basın danışmanı ve beslenme düzenine dikkat etmesi için de bir aşçı tutmuştu. T-Mac çalkantılı geçen çaylak sezonunu 7.0 sayı, 4.2 ribaund ve 1.5 asist ortalamasıyla tamamladı. Sezon bitimiyle beraber Carter, Florida’da Tracy’nin evini ziyaret ederek onu yaz ayları boyunca özel olarak çalıştırdı. Onu kardeşine ait basketbol yaz kampına götürdü. Birlikte T-Mac’in gelişimi için neler yapabileceklerini konuştular. Böylelikle Tracy’nin ona duyduğu güven gün geçtikçe artıyordu.
Kuzen Vince
Belki hatırlarsınız bir dönem Chicago’da yaşayan ve bir gazetede çalışan Larry ve Balky isimli iki sempatik kuzeninin komik maceralarını konu alan bir televizyon dizisi vardı. Bu dizide, ne olursa olsun her bölümde kuzenler, birbirlerini koruma iç güdüsüyle hareket ederek karışık olaylardan kurtulmayı beceriyorlardı. Tracy’nin kuzeni Vince Carter, North Carolina’da geçirdiği başarılı NCAA kariyerinin ardından NBA’e ilk adımını attığında ve draftta takas yoluyla Raptors’a geldiğinde aklımda bu dizinin Toronto versiyonu canlanmıştı bir anda. Vince, NCAA’de en sevdiğim oyunculardan biriydi. Antawn Jamison, Ed Cota ve Shammond Williams’la beraber Tar Heels’de ortaya koyduğu oyun bir çok kişiyi büyülemişti ve Vince de McGrady gibi çemberi gördüğü zaman acıması olamayan bir oyuncuydu. Bu yüzden ikisinin birlikte oynadığı maçlar hele T-Mac bir yaz boyunca şut idmanı yapıp ağırlık çalışarak kendisini güçlendirdikten sonra şova dönüşmeye adaydı. Ama Tracy 1998-99 sezonunda hep spektaküler kuzeninin gölgesinde kaldı ve bir türlü hedeflediği ilk beş içindeki yeri alamadı. Kuzeni VC, 18.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamalarıyla Yılın çaylağı ödülünü (Rookie of the year) kaparken NBA’deki ikinci sezonunda T-Mac, 9.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamarıyla ancak benchten katkı yaptı.
Merhaba Playoff
Tracy, 1999-00’e yine takımın benchten gelen gizli silahı olarak başladı. Ama T-Mac, sezon ilerledikçe takım için ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Öncelikle pivot dışındaki tüm pozisyonlarda oynayabiliyordu. Sonra savunması da yaptığı ağırlık idmanlarıyla güçlenmesi sonucunda gelişmişti. T-Mac, hem kritik anlarda ekstra sayılara imza atıyor hem de rakibin en skorer isimlerine göz açtırmıyordu. Saha içindeki bu gayreti sonunda kendisini ilk beşe taşıdı ve kuzeni Vince Carter’la beraber NBA’in en tehlikeli ikililerinden birini oluşturdular. Bu ikilinin ne kadar etkili olduğu All-Star haftasonunda gözler önüne serilecekti. Slam Dunk yarışmasına katılan Vince&T-Mac birbirinden enfes smaçlara imza attı. Vince, finalde Steve Francis ile giriştiği inanılmaz mücadeleden galip ayrılırken T-Mac 3.lükle yetinmek zorunda kaldı. Tabii Vince’in kendisine şampiyonluğu kazandıran son smaç denemesinde T-Mac ‘in yardımını istediği ve Vince’e verdiği mükemmel bounce pass ile kuzeninin şampiyonluğunda önemli bir rolü üstlendiğini belirtelim. Yalnız bahsettiğimiz bu smaç sonrasında Vince’in bu ekstra hareketle Tracy’i kullandığı. Birlikte daha sıkı çalışmaları halinde ikisinin de finale çıkabileceği ama Vince’in bencillik yaparak en “baba” hareketi kendisine sakladığı yönünde dedikodular da ortada dolaşmaya başlamıştı. Sezon sonuna gelindiğinde Vince’in 25.7 sayı ortalaması ve Tracy’nin 15.4 sayı, 6.3 ribaund ve 3.3 asistlik çok yönlü oyunu Toronto’ya tarihinde ilk kez playoff’a katılma hakkını kazandırdı. Ve ilk turdaki rakip güçlü New York Knicks’ti. Takımın 1 numaralı yıldızı Vince, seride inanılmaz derecede heyecanlı ve gergin gözükürken %30 gibi düşük bir şut yüzdesiyle oynadı. T-Mac ise kuzeninin aksine oldukça rahattı bu kez. Sanki sinirleri alınmış gibiydi ki bu rahatlığın sebebi belki de daha playofflar başlamadan Toronto’dan ayrılmayı kafasına koymuş olmasıydı. T-Mac, serinin daha ilk maçında 25 sayı ve 10 ribaundla oynayıp sahada olduğu dakikalarda Knicks’e büyük eşleşme problemleri yaratacağını gösterdi. Ayrıca Knicks’ten hangi oyuncuyu savunursa savunsun bunda başarı sağlaması bir başka artısıydı. T-Mac “Kaybedecek hiç bir şeyim olmadığını hissediyordum. Özgürdüm.” sözleriyle bu serideki ruh halini anlatıyordu. Ama daha komplike bir takım olan Knicks, Vince’in durduğu bu seride T-Mac’in çabalarına (16.7 sayı, 7.0 ribaund, 3.0 asist) rağmen Toronto’yu 3-0 ile süpürdü. Serinin hemen ardından Tracy, Toronto’daki tüm eşyalarını toplayak Florida’ya uçtu. Bu onun bir Raptor olarak son kez Toronto’ya gelişiydi…

“Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” Tracy McGrady
Logged
Iddaa | Iddaa Canlı Maç Sonuçları | Iddaa Maç Tahminleri | Maçı Hangi Kanalda | Iddaa Program
« Yanıtla #1 : Haziran 29, 2006, 23:45:49 »

 Logged
kandur
Uzman Üye
*

Disiplin Puanı +8/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 169



4 Mesajına Toplam
6 Kere Teşekkür Edildi

2 Mesajına Toplam
2 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #2 : Haziran 29, 2006, 23:46:25 »

Elveda Toronto
Tracy artık free agent olmuştu. Ve aslına bakarsanız Toronto’daki hemen hemen hiçbir şeyden memnun değildi. Her ne kadar Tracy: “Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” diyerek takımdan ayrılmasıyla Vince’in hiçbir ilgisi olmadığı ima etse de Carter’ın gölgesinde kaldığı yönünde basında yer alan haberler moralini bozuyordu. Üstelik Vince the Prince’in en formda olduğu dönemdi. Düşünün neredeyse her hafta NBA Action Top 10’a 2-3 kez konuk olan Vince’in kimi hareketleri T-Mac’in yediği bir bloktan ya da kaçırdığı bir şuttan sonra kaptığı topla yaptığı smaçlardı ki T-Mac, televizyonda bu pozisyonları izlerken bile sinirlerini bozulmaya başlamıştı. Bunların üstüne bir de çok sevdiği Butch Carter’ın menajerlik talepleriyle Raptors yönetimine başvurmasının ardından takımdan kovulmasını da eklerseniz Tracy’nin Raptors’la tekrar anlaşması imkansızdı. Tabii bir de bütçelerinde yer açarak Tracy ve Duncan’ı kapmayı hedefleyen Chicago ve Orlando’nun cazip tekliflerini belirtmemize gerek yok. Şimdi Tracy’nin önünde iki seçenek vardı. Chicago’da Michael Jordan karşılaştırması altında ezilmek ya da yıldızsız Orlando’da kral olmak…

“Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Playoff’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tracy McGrady

Orlando’nun yeni sihirbazı
NBA’in en genç takımlarından Orlando Magic, lige dahil olduğu tarihten günümüze kadar, akıllı oyuncu seçimleri, yüksek bütçesi ve Florida takımı olması sayesinde hep “elit” bir konumda olmayı başardı. 14 sezon boyuna sadece ilk üç sezonunda .500 galibiyet yüzdesinin altında kalan Magic, takıma kattığı genç yıldızlarla çok hızlı bir şekilde şampiyon adayları arasında yerini aldı. Önce skorer Nick Anderson ve üç sayı bombacısı Dennis Scott’la güçlendiler. Sonra Shaquille O’Neil denen tuhaf isimli ama çok sempatik bir uzun onları NBA’in en tehlikeli takımlarından biri yaptı. Ardından 1993-94 sezonunda Chris Webber takasıyla takıma süper guard Anfernee “Penny” Hardaway de dahil edilince Orlando, NBA Finali oynayan kadrosunu kurmuş oldu. Ama iki sezon içinde bu süper kadro dağıldı. Shaq, Lakers’a gitti. Takımın çekirdek oyuncuları yapılan takaslarla değişti. Tek başına çırpınan Penny de sonunda vazgeçip Arizona çöllerinin yolunu tuttu. Bu arada Orlando yönetimi FA olacak Tim Duncan için salary cap’te önemli bir boşluk yaratma çabasıyla takımı kuvvetlendirmiyordu. Ne var ki Orlando hedeflediği Duncan’ı kadrosuna katamadı. Ve farklı bir strateji izleyerek Detroit’in süper yıldızı Grant Hill’e ve “memleketinde” oynamak isteyeceğini düşündükleri T-Mac’e bol sıfırlı anlaşmalar önerildi. İki oyuncunun da aklını çelerek takıma getiren Orlando, böylelikle sezon öncesinde doğunun en büyük şampiyon adayı haline gelmişti. Tracy kendisini yıllardır çok isteyen Chicago yerine Orlando’ya gitmesinin nedenini şöyle açıklıyor: “Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Playoff’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tabii T-Mac, sevgilisi Clarenda Harris’le daha çok zaman geçirebildiği için de oldukça mutluydu. Tracy daha NBA’e adım atmadan önce kendisine araba bakmaya gittiği bir oto galerisinde tanıştığı bu kıza o günden beri aşık. Harris’in konuşma yöntemleri uzmanı olması ve Tracy’e basın toplantılarında hangi ses tonuyla nasıl konuşacağını göstermesi çoğu zaman T-Mac’in oldukça işine yarıyordu. Çiftin ilk randevusu da oldukça ilginç. O zamanlar daha “ züğürt” olan Tracy, kız arkadaşını ucuz bir spor barına götürmüş ve birlikte tavuk kanadı yiyip 1997 NBA Final Serisinin ilk maçını seyretmişler. Ne kadar romantik değil mi?? Sanırım normal şartlar altında bundan daha kötü bir ilk randevu ancak işkembe salonunda gerçekleşir. Yalnız Tracy’nin bu olaydan yıllar sonra kızı 5 kıratlık bir elmaz yüzükle kandırarak evlenmeye ikna ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.
Bu arada Vince Carter kendisiyle bir kez bile konuşmadan Toronto’dan ayrılan kuzenine oldukça kızgındı. Vince ve T-Mac aylarca birbirleriyle konuşmadılar. Bu durum böylece devam etti ta ki Vince “Like Mike” filminin çekimleri için gittiği Los Angeles’taki bir gece kulübünde T-Mac’le karşılaşıp iki süper yıldız, komedyen Eddie Griffin tarafından barıştırılıncaya kadar.
Carter’ın gölgesinden kurtulmak ve tek olmak
Grant Hill’le birlikte oynayacak olmak T-Mac’i hem heyecanlandırıyor hem de endişelendiriyordu. Hill gibi tecrübeli bir oyuncu kendisine çok şey öğretebilirdi ama Tracy’nin Orlando’ya gelmesinin nedeni Vince Carter’ın gölgesinden kurtularak tek başına yıldız olabileceği bir takımda oynaktı. Bu kez de Hill’in gölgesinde yıllarını harcamak istemiyordu. Ama Hill, Detroit’e kazık attığı için takdir-i ilahi mi dersiniz, T-Mac’e verilen bir şans mı? Yoksa “dandik” ayakkabılar sonucu meydana gelen bir sakatlık mı yorumu size bırakıyorum; Hill, sadece 4 maç oynadıktan sonra bir daha kendisini adam gibi toparlayamayacağı ve sürekli tekrarlanan meşhur sakatlığını yaşadı ve takımın tüm sorumluluğu bir anda T-Mac’in omzuna yüklendi. T-Mac ise halinden memnun bir şekilde sahaya çıkıp önüne gelen tüm takımların üzerine kabus gibi çökmeye başladı. Tracy attığı 30’lu 40’lı sayılarla takımını galibiyetlere taşıyınca Orlando coach’u Doc Rivers, T-Mac’in şımartılmasından ve basın tarafından ona kaldırabileceğinden çok sorumluluk yüklenmesinden korktuğu için açıklamalarda bulunmaya başladı: “Ben takımda kimseden yıldız olmasını beklemiyorum. Sadece onun iyi oynamasını istiyorum ve ümit ediyorum ki oyunu onu bir yıldız haline getirir. Birçok oyuncudan yıldız olmasını bekleyebilirsiniz ama olamazlar. Sizin yapmanız gereken onları en etkili oldukları pozisyonda oynatmak. Böylelikle verimli olabilirler. Eğer bu şekilde yıldız olmayı başarıyorlarsa bu herkes için muhteşem. Bence Tracy, yıldız bir basketbol oyuncusu olacak. Benim beklentilerim yüzünden değil, kendi beklentileri sayesinde. Onun standartları çok ama çok yüksekte. Siz daha sadece Tracy McGrady’nin başlangıcını seyrettiniz. Hala tam kapasitesine ulaşabilmiş değil. Ama herkesten çok bunun farkında olan yine kendisi. İşte bu yüzden onu bu kadar çok seviyorum. Tracy’nin Scottie Pippen ile kıyaslandığını duyuyorum. Bu bence mükemmel olur. Bence onun kadar iyi olacak. Şu anda değil ama olacak” Ama Rivers bile T-Mac’ten bir anda böyle büyük bir çıkış beklemediğini itiraf ediyordu: “Tracy’nin sayı atabildiğini biliyordum ama böyle şut atabildiği konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu.”
Takım arkadaşları ise Tracy’nin yeteneklerinden bahsederken, coachları Doc Rivers kadar temkinli yaklaşmıyordu. Mesela Monthy Williams, Tracy’nin yeteneklerini ancak Michael Jordan’la kıyaslıyordu: “Onun yetenekli olduğunu bekliyordum. Ama Jordan’dan beri her gece karşısındakileri geberten başka bir oyuncu görmemiştim. Eğer bakarsanız bunu yapan adam 2.00-2.02. Shaq ve Tim Duncan adamlarını harcayabilir çünkü onlar uzun. Ama McGrady’nin size’ında ve o yaşta, bir yıl bounca bu kadar oyunu domine eden birini uzun zamandır görmemiştim.” Tracy, belki majesteleri gibi olmasa da gerçekten attığını sokmaya başlamıştı ve yavaş yavaş sahadaki karakteri de yerine oturmaktaydı.
Abra Kadabra Şutlar Potaya
İnsanlar merak etmekteydi: Bu çocuk Toronto’dayken böyle şut atamıyordu ki!! Orlandoya gidince takımın ismi gibi sihirli bir değnek mi değmişti yoksa?? Dilerseniz cevabı T-Mac’ten alalım: “Jump shot’larım kesinlikle Toronto’dakine kıyasla daha iyi. Ben Toronto’dayken de iyi şut atabiliyordum. Ama kendime güvenim yoktu. Sanırım asıl fark bu. Şimdi kendime güvenim var ve sanki her attığım şut girecekmiş gibi hissediyorum. Tamamen kendine güven duygusuyla ilgili. Ben her zaman şut atabiliyordum. Eğer kendinize güveniniz yoksa şutlarınız da girmez.” Ayrıca Walker’ın üzerinde kurduğu psikolojik baskının oyununu ne kadar çok etkilediği her cümlesinden de anlaşılıyordu: “Umarım Doc Rivers, kariyerimin sonuna kadar benim coachum olur. Çünkü O, yaptığınız hatalardan çok herşeyinizi vererek oynayıp oynamadığıza önem verir. O, oyuncularını kollayan coach’lardan biri. Sürekli bunu belli eder. Yaptığınız hataları önemsemez. Ama sahanın iki ucunda da kendinizi kasmanızı ister. Bu tutumu gerçekten oyunculara güven veriyor çünkü ben kariyerimde güvensizlik duygusunu birkaç kez yaşadım. Hata yapacağımdan korkuyordum ve sürekli kenarda bir hareket var mı diye göz atıyordum. Şimdi Doc, bizim sahaya çıkıp oynamamıza izin veriyor ve hatalarımızı çok da önemsemiyor. Bu gerçekten oyuncuların kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım ediyor.” Tracy zihinsel bir rahatlamanın getirdiği yükselen performansı sayesinde All-Star’da ilk beş için kendisine yer ayırttı. Sezon sonuna gelindiğinde ise 26.8 sayı, 7.5 ribaund ve 4.6 asist ortalaması onu ligin en çok gelişme gösteren oyuncusu seçilmesini sağladı. 26.8 sayı ise o güne kadar 21 yaş ve altı bir oyuncunun sezon boyunca ulaştığı en yüksek rakamdı. Böylece takımın dizginlerini eline alan McGrady, Hill’in yokluğuna rağmen takımını yetenekli guard Darrell Armstrong ve çaylak Mike Miller’la playoff’a taşıdı. Toronto’yla ilk turda elenen T-Mac bu kez ikinci tur sevinci yaşamak arzusundaydı. Ama rakip de Milwaukee Bucks’tı. Tracy tüm sezon boyunca Grant Hill’in yokluğunun keyfini sürmüştü ama iş playoff’a gelince tek başına 3 süper yıldız: Ray Allen, Sam Cassell ve Glen Robinson’ı devirebilecek miydi? Tracy bu seride adeta tek başına bir takım gibi oynayarak sahada kaldığı ortalama 44 dakikada 33.8 sayı, 8.3 asist ve 6.5 ribaund’luk performansıyla Bucks’a kafa tuttu hatta bir maç da aldı ama T-Mac’in play off rüyası yine erken sona ermişti.
Müzmin Sakat: Grant Hill
T-Mac artık hem kendisini NBA’e kanıtlamış hem de kendisine olan güvenini pekiştirmişti. Ama yaşlı oyuncuların 21 yaşındaki bir “veledi” lider olarak kabul etmekte zorlanması ve Bucks karşısında tek başına kalmanın verdiği sorunlar nedeniyle artık Grant Hill’in sağlıklı bir şekilde oynamasını diliyordu. Üstelik Patrick Ewing gibi veteran bir NBA devi ve Horace Grant gibi usta bir oyuncu da takıma katılarak pota altının güçlenmesini sağlamıştı. Tam kadro olurlarsa belki playoff’larda iyi işler yapabilirlerdi. Ama Hill, yine birinden beddua işitmiş olacak ki daha lige yeni başladık derken sezonu kapattı. Ve bir kez daha tüm sorumluluk T-Mac’e yıkıldı. Çünkü Ewing artık kariyerinin sonuna gelmişti ve “20 sayı, 10 ribaund, 3 blokluk” günler geride kalmıştı. Darrell Armstrong’a gelince; bir kaç sezon takımı sürükleyen isim olmasına rağmen her yıl bir önceki performansını aratarak sıradan bir guard olmaya doğru ilerliyordu. Bir yıl öncesinin yılın çaylak oyuncusu seçilen Mike Miller ise iyi niyetli ama deneyimsizdi. Yine de tek kişilik ordu T-Mac, takımını sırtlamayı başardı ve bu performansı onun ikinci kez All-Star maçına seçilmesini sağladı.

Orlando’nun Büyücüsü
Philly’deki 2002 All-Star Maçı gerçekten bir çok ilginç olaylara ev sahipliğinde bulundu. Allen Iverson’ın yaptığı çılgın parti olay oldu. MVP seçilen Kobe Bryant, bencil oyunu nedeniyle “hemşerileri” tarafından yuhalandı. Ve Michael Jordan’ın boş potaya kaçırdığı smaç, belleklerde yer etti. Ama T-Mac, maç içerisinde öyle bir smaç yaptı ki 2002 All-Star haftasonuna damgasını vurdu. Bir hücum sırasında rakip potaya sakin sakin yaklaşan T-Mac, aniden çıldırarak topu panyaya fırlattı sonra da havada yakalayıp inanılmaz bir samaça imza attı ki bu hareket uzun yıllar boyunca insanların hafızasından kazınabileceğini sanmıyorum. Rahmetli Marylin Monroe yengemizin de kocası Arthur Miller’in gerçek bir hikayeye dayanan “Cadı Kazanı” romanını bilirsiniz. 17. Yüzyılda Salem’de başlatılan cadı ve büyücü avlarıyla tüm suçları yetenekli veya güzel olmak olan onlarca masum insan yakılır. Herhalde o zamanın insanları T-Mac’in bu smacını görseler adamı diri diri yakmakta çekinmezlerdi ki zaten takımının ismi de sakat. Tabii bu smaç yapıldığı zaman çok acımamız gereken bir kişi var. O da maçın istatistikçisi. Ben de bir bir basketbol istatistikçisi olarak şunu söyleyebilirim ki sahadaki oyuncuların bile ne olduğunu anlayamadığı bu pozisyonu bilgisayara kaydetmeye çalışan zavallı istatistikçi muhakkak yaklaşık bir kaç dakika işin içinden çıkamamıştır. Çünkü T-Mac sadece bir kaç saniye içinde şut, hücum ribaundu, smaç ve hatta asist sayılabilecek bir pozisyona imza attı hadi bakalım şimdi hangilerini geçerli sayacaksınız. Gelin de çıkın işin içinden.
T(erminatör)-Mac
Neyse efendim basketbol tarihinin en inanılmaz smaçlarından birini de hatırladıktan sonra Tracy’nin sezon sonundaki performansına dönelim. T-Mac, 25.6 sayı, 7.9 ribaund ve 5.3 asist ortalaması ile sakatlıklarla boğuşan takımını 44-38’lik galibiyet oranıyla yine playoff’a taşımayı becerdi ve All-NBA 1.takımına seçildi.
Herkes T-Mac’in bu sefer play-off’larda neler yapabileceğini merak ediyordu. Yoksa yine tek başına rakip takımlara kafa tutmak zorunda mı kalacaktı? Cevap maalesef evet oldu. T-Mac sırasıyla 20, 31, 37 ve 35 sayı atmasına rağmen diğer oyuncuların nerdeyse hiç katkı sağlamaması sonucunda Orlando, Baron Davis’in Hornets’ına 3-1’lik skorla elendi. Bu şekilde sonra eren bir sezonun ardından artık tüm gözler bir kez daha Grant Hill’in üzerindeydi. Ve doktorlardan müjdeli haber geldi: Hill iyileşti!! Tabii geçtiğimiz sezonlarla kıyaslanınca seyrettiğimiz, Hill’in iyileşmiş haliydi. Hatta düşünün adam 29 maç sakatlanmadan dayanarak bir rekor bile kırdı kendi çapında. Ama yine sezonun ortasında Grant Hill’e doktor, T-Mac’e de çile yolu gözüktü. Tracy yine pes etmedi. Bu kez iyice Terminatörlüğe soyunarak 32.1 sayı gibi insan üstü bir istatistik yakaladı (1992-93 sezonunda Michael Jordan’ın 32.6 ortalamasından sonra ki en yüksek sayı ortalaması) ve sayı krallığına sonunda ulaştı.
Yalnız bu yıl Tracy, sadece saha içinde yaptıklarıyla değil örnek davranışlarıyla da gündeme geldi. Örneğin 2003 All-Star maçına çıkacak Michael Jordan’a kendi yerini vererek ilk beşte başlatmak istemesi tüm basketbol severlerin alkışını aldı. (Tabii T-Mac, kendisinden iki kat yaşlı bir oyuncuyla oynarken neler hissettiği sorulunca: “Jordan’ı savunurken kendimden iki kat yaşlı birini tuttuğum için üzülmüyorum çünkü Jordan’ı asla küçümseyemezsiniz. Hala 40’ın üzerinde sayı attığı maçlar var. Öyleyse Jordan’ı göz ardı etmeyip sahada tüm gücünüzle onu savunmak zorundasınız yoksa size de hiç çekinmeden 30-40 sayı atabilir. Jordan nasıl sizi küçümsemeyecekse işi yavaştan almayıp tüm gücüyle üzerinize yüklenecekse siz de Jordan’a aynı şekilde karşılık vermek zorundasınız.” diyecek kadar da hırslı bir oyuncu.)
Sadece Sayı degil Gönüllerinde Kralı!
Ama geçtiğimiz aylarda (Maryland, Virgina gibi eyaletlerde dehşet saçan manyak) “Sniper” tarafından yaralanan Iran Brown isimli küçük çocuğun hayranı olduğunu gazetelerde okuduktan sonra önce hasta yatağındaki küçük çocuğa formasıyla beraber cesaret verici bir not yazıp göndermesi, ardından da çocuk iyileştikten sonra onu antrenmana götürüp basketbol oynaması T-Mac’i gönüllerin de kralı yaptı. Ama bildiğiniz gibi gönüllerin kralı olmak sizi playoff ikinci turuna taşımıyor maalesef. Hele Detroit gibi iyi savunma yapan bir takım karşısındaysanız. NTV ekranlarında Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisinin sempatik yorumlarıyla izlediğimiz seride T-Mac yine istediğini bulamadı. Hoş adamcağız elinden geleni yaptı iki maç üst üste Detroit’e 46 ve 43 sayı atmak kolay değil. Tabii sevgili Memo’muza burdan T-Mac’in üzerinden yaptığı o enfes smaç dolayısıyla geçmiş olsun dedikten sonra tebriklerimizi de yollamayı ihmal etmiyoruz. Aslında Orlando sezon içinde Memphis’le yaptığı Mike Miller-Gordan Giricek& Drew Gooden takası sayesinde pota altına ve skorer guard pozisyonuna destek bulduğunu düşünüyordu. Ama Giricek Playoff’ta sönüp giderken. Gooden ise Ben Wallace’ın tecrübesine mağlup oldu. Üstelik Orlando seride 3-1 önce geçmiş ve saha avantajını eline geçirmişken kaybedilen bu seri, Tracy McGrady’nin Kevin “ birinci tur” Garnett’le kıyaslanmasına yol açmaya başladı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bence Tracy’nin bundan fazla yapabileği hiçbir şey yoktu. Eğer takımınızda 31.7 ortalama ile oynayan biri varsa ve siz bu seriyi kazanamıyorsanız sanırım burada suçu T-Mac’te değil de başkalarında aramak lazım. Özellikle de milyonlarca dolar alıp 3 sezonda toplam 60 maç bile oynamamış bir süper yıldızınız varsa ve bu süper yıldız salary cap’te elinizi ayağınızı bağlıyorsa yöneticilerin daha değişik yollara başvurması gerektiği doğal olarak akla gelmekte. Çünkü bu iş tek başına T-Mac’le olur mu? Asla!! Hatırlayacaksınız ki Michael Jordan bile tek başına Bulls’u şampiyon yapamadı. Ama ne zaman yanına Scottie Pippen, Horace Grant gibi oyuncular eklendi o zaman kimse şampiyonluğu onun elinden alamadı. Eğer Orlando yönetimi yeni bir Michael Jordan yaratmak arzusundaysa önce yapması gereken tek birşey var: T-Mac’in yanına “sağlıklı” bir Scottie Pippen bulmak!!
Logged
Iddaa | Iddaa Canlı Maç Sonuçları | Iddaa Maç Tahminleri | Maçı Hangi Kanalda | Iddaa Program
« Yanıtla #2 : Haziran 29, 2006, 23:46:25 »

 Logged
kandur
Uzman Üye
*

Disiplin Puanı +8/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 169



4 Mesajına Toplam
6 Kere Teşekkür Edildi

2 Mesajına Toplam
2 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #3 : Haziran 29, 2006, 23:51:09 »

YENİ NESLİN -FAZLA SEVİLMEYEN- SÜPER STARI, KOBE BRYANT #8
(Bu yazı pivot dergisinin 40.sayısında yayınlanmıştır.)

Lise yıllarında efsane Wilt Chamberlain’in 4 yıllık toplam sayı rekorunu kıran, NBA’e girdiği yıllarda oynadığı oyunla herkesin taktirini toplayan 18 yaşındaki ufaklık, aradan geçen yıllarda önce Shaq ile takımın en önemli gücü kim tartışmasını başlattı, ardından bu senede saldırgan tavırlarıyla takım arkadaşları ve rakip oyuncularla kavga etti.

Kariyerinin başındaki güler yüzlü ve neşeli insan gitti, yerine saldırgan, hırçın ve kavgacı bir insan geldi.

Kobe bu sene başı ile bir anda huysuzlaştı, laf dalaşı yapmaya ve kavga çıkartmaya başladı. Acaba ne kadar sert olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyor? Yoksa sadece hala büyümeye devam ettiğini mi?

23 yaşına 2 NBA şampiyonluğu ve 1 All-Star MVP ödülü sığdıran Kobe, bu sezon Memphis maçında 56 sayı üreterek kariyer rekorunu kırdı.

EFSANE TAKIM VE EFSANE OYUNCULARI
Los Angeles şehrinin 2 takımından biri olan Lakers; 80’li yıllarda Magic Johnson, Kareem Abdul-Jabbar, James Worthy, Byron Scoot, Michael Cooper, A.C. Green ve coach Pat Riley önderliğinde Lakersball adını alan hızlı hücuma ve show’a dayalı oyunları ile gönüllerde taht kurmuş, 8 NBA Finali sonucunda da 5 defa şampiyonluğa ulaşmıştı. Bu başarılı takım 90’ların başında yaşlanan kadrosunu Vlade Divaç, Sam Perkins ve Elden Campbell gibi genç oyuncularla takviye ederek sadece 1 yıl aradan sonra 1991’de tekrar NBA Finaline çıkmıştı. Ama final serisinde -6 şampiyonluğun ilkine ulaşacak olan- Chicago’ya 4-1 kaybeden Lakers için bu sonuç, başarılı bir döneminin sonu olmuştu.
1992’de Lakers, 82 maçlık normal sezonun sonunda ilk defa Los Angeles’ın diğer takımı olan Clippers’ın altına düşüyor (Oysa 1987’de Clippers ile aralarında 53 maçlık bir galibiyet sayısı farkı vardı) ve ancak 8. sırayı alabiliyordu. 1993’de bir kez daha Clippers’ın ardında kalan Lakers yine 8. sıradan playofflara dahil oldu ama aynı bir evvelki sene gibi ilk turda elendi. Ama daha kötüsü 1994’de oldu. Lakers 33 galibiyet ile 19 yıl sonra ilk defa playofflara katılamadı. 1995’de Cedric Ceballas, Eddie Jones takviyeleri sonucunda biraz toparlanan Lakers, Magic’in basketbola tekrar dönmesi ile 1996’da Batı’da 4. sıraya kadar yükseldi. Fakat ilk turda Houston’a 3-1’lik skorla elenerek bir kez daha sezonu erken kapadı.
Şaşalı ve zengin Los Angeles’ın tarihi başarılarla dolu takımı Lakers, 1996 yılının yazında büyük bir transfer gerçekleştirerek Orlando takımından dev pivot Shaquille O’Neal’ı kadrosuna kattı. Bir de Charlotte’ın draftta 13. sırada seçtiği -henüz 18 yaşındaki- Kobe Bryant’ı, Vlade Divaç karşılığında takas etti. Shaq, NBA’de oynadığı 4 yılda kendini ispatlamıştı ama bu 18 yaşındaki çocuk NBA’in devleri arasında ne yapabilirdi?
Kobe, bunun cevabını çok geciktirmeden daha ilk yılında verdi. NBA tarihinde en küçük yaşta forma giyen oyuncu olurken, 31 sayı ile Rookie All-Star maçın hala kırılamayan sayı rekorunu eline geçirdi. Ardından Slam Dunk yarışmasının en genç şampiyonu oldu. Bir sene sonra, kendi takımında ilk 5 başlamamasına rağmen seyircilerden aldığı oylarla gerçek All-Star’ların arasına katıldı ve yine bir ilki gerçekleştirerek All-Star maçları tarihinin en genç oyuncusu oldu. Shaq, pota altını cehenneme çevirirken, Kobe kritik anlarda penetreleri, fake-away şutları ve birbirinden güzel smaçları ile Lakers’ı 9 yıl aradan sonra 2000 yılında tekrar NBA Finaline taşıdı. Bu Final serisi ile NBA şampiyonluğu sevincini 22 yaşında tadan Kobe, hep karşılaştırıldığı Jordan’ın 7 yıl sonunda yakaladığı bu başarıyı 5. NBA sezonunda elde etti.
KOBE’DEKİ BÜYÜK DEĞİŞİM
Kobe, parmaklarında 2 şampiyonluk yüzüğü taşıyan 24 yaşında bir NBA yıldızı. Ama lige katıldığı ilk dönemlerde bir çok kişinin sevgilisi haline gelen bu genç yıldız şimdi bir o kadar kişi tarafından da sevilmeyenler listesinde.
18 yaşında bir çaylakken herkes tarafından taktir gören ve maçları ilgi ile izlenen Kobe, 4 yıl sonra Shaq’la takımın en önemli gücü kim kavgası yapmasıyla manşetlerde negatif düşüncelerle yer almaya başlamıştı. O sırada 22 yaşındaydı, 2 kez All-Star seçilmişti ve 1 şampiyonluğa sahipti. Buna rağmen ligdeki hiçbir oyuncuyla yakın ilişki geliştirmeyi başaramamıştı. Lakers’dan ayrılmak istediğini söylüyor ve gerçek liderin kendisi olacağı bir takım istiyordu. Coach Phil Jackson’ın çabaları ile Shaq ile arasındaki buzlar eridi ve 2001’de 2. şampiyonluk yüzüğü geldi.
2001 sezonun ardından geçtiğimiz yaz Shaq ile arasındaki sorunları gideren Kobe, onun çok büyük bir oyuncu olduğunu belirten açıklamalarda bulundu. Shaq’ta Kobe’yi himayesine aldığını, ona yapılacak her türlü gereksiz sertlik ve haksızlıkla savaşacağını söylüyordu. Evet Kobe, Shaq ile aralarındaki sürtüşmeyi bitirmesinden dolayı taktir toplamıştı ama sezonun start alması ile başka büyük sorunlar çıkarttı.
Bir çok maçta hem kendi hem de rakip takım oyuncuları ile laf dalaşı yapmaya ve kavga çıkartmaya başladı. Hatta bu dalaşmanın boyutunu Indiana maçında Reggie Miller ile yumruk yumruğa kavga etmeye kadar ilerletti. Takım arkadaşı Samaki Walker’la da idman sonrası takım otobüsünde kavga etti. 2 ay evvel Şubat ayında All-Star maçında 31 sayı atmasına rağmen bencil oyunu ile doğduğu şehir’in taraftarlarınca yuhalandı. Evet artık işler hiç iyi gitmiyordu. Acaba 18 yaşındaki çocuk büyümüştü de ne kadar sert olduğunu mu kanıtlamaya çalışıyordu? Yoksa hala büyümeye devam ettiğini mi?
Kobe’nin bu sezonki saldırgan davranışlarının nedenlerine geçmeden, çocukluktan NBA yıldızlığına nasıl geldiğini inceleyelim...
WILT CHAMBERLAIN’İN REKORUNU KIRAN UFAKLIK
Babası da bir NBA oyuncusu olan Kobe, Joe "Jellybean" Bryant’ın Sixers forması giydiği sırada 23 Ağustos 1978’de Philadelphia’da doğdu. Adını babasının en sevdiği lokantalardan birindeki bir et yemeği menüsünden alan Kobe, San Diego Clippers ve Houston Rockets takımlarına transfer olan baba Bryant ile birlikte çocukluğunda oldukça dolaştı. Ama asıl uzun mesafeli yolculuğunu babasının basketbol macerasını Avrupa’da devam ettirmesi sebebi ile İtalya’ya yaptı. 8 yaşındayken İtalya’ya gelen Kobe, okul hayatına burada başladı. Bryant ailesi 5 yıl boyunca İtalya’da kalırken, Kobe o yılların gözde takımı olan Lakers’ın maçlarının sürekli İtalyan televizyonlarında yayınlanmasından dolayı Magic Johnson hayranı oluyordu.
13 yaşındayken Amerika’ya dönen Bryant ailesi Kobe’yi Pennsylvania’daki seçkin Lower Marion Lisesine yazdırdı. Kobe’nin takıma katılımından evvel 24 maçta sadece 6 galibiyet alan Marion Lisesi genç oyuncunun katılımı ile bundan sonraki 3 yılda 91 maçta 77 galibiyet almayı başardı.
İtalya’dayken Magic Johnson hayranı olan Kobe, Amerika’ya gelir gelmez Michael Jordan’ı izlemeye başladı. Onun her yaptığı hareketi okul müdüründen aldığı salon anahtarları sayesinde Merion lisesinin salonunda yüzlerce hatta binlerce defa tekrarladı. Bu çalışma azmi ve Allah vergisi kabiliyeti sayesinde 18 yaşında bir Jordan kopyası haline geldi. Onun gibi drive ediyor, onun gibi fake atarak dönüşler yapıyor, fake’den sonra geriye doğru uçarak şut çekiyor, son saniye atışlarını kullanıyor ve hatta onun gibi faul atıyordu.
Son sezonunda 30.8 sayı, 12.0 ribaund, 6.5 asist, 4.0 top çalma, 3.8 blok ortalamalarını tutturan ve 34 maçta 31 galibiyet ile takımına eyalet şampiyonluğunu kazandıran Kobe, liseler arasında Naismith, Gatorade Circle, USA Today ve Parade Magazine tarafından yılın oyuncusu seçilirken, McDonalds All-America Takımının da bir üyesi oldu. Ayrıca Pennsylvania eyaletinin o seneye kadar en skorer lise oyuncusu olan efsane Wilt Chamberlain’in toplam 2359 sayılık rekorunu da 2883 sayı ile tarihe gömmeyi başardı.
Kobe, bu çok başarılı lise sezonun ardından kendini hazır hissettiğini söyledi ve üniversiteye gitmek yerine, tercihini direk profesyonel olmak yolunda kullandı.
NBA LİGİNİN EN KÜÇÜK OYUNCUSU
Draftta Charlotte tarafından 13. sırada seçilen Kobe Bryant, Vlade Divaç karşılığında Lakers’a takas edildi. Yaz ayını ağırlık idmanları ile geçiren Kobe, ligin ilk maçını belindeki rahatsızlıktan dolayı kenardan izledi. 3 Kasım 1996’da, sezonun 2. maçında Minnesota karşısında son dakikalarda oyuna giren Kobe, 18 yıl, 2 ay ve 11 gün ile NBA ligi tarihinde en küçük yaşta forma giyen oyuncu oldu. (Daha sonra -o yıllarda- Portland forması giyen –şimdi Indiana’lı- Jermaine O’Neal bu rekoru daha aşağılara çekti.) Maçta sadece 6 dakika oynayan ve 1 şut girişiminde bulunan Kobe ilk NBA maçını 1 ribaund, 1 top kaybı ve 1 faul ile tamamladı.
Ligdeki ilk sayısını bir sonraki maçta New York’a karşı faul atışından bulan Kobe, ligdeki 4. maçında Toronto karşısında bu sefer 17 dakika sahada kaldı ve kariyerinde ilk çift haneli rakama ulaşarak maçı 10 sayı ile tamamladı. 28 Ocak’ta Dallas maçında (12 sayı üretti) sahaya ilk 5 çıkan Kobe, 18 yıl, 5 ay ve 5 gün ile NBA tarihinin en küçük yaşta ilk 5’te sahaya çıkan oyuncusu oldu. İlk sezonunda 25 maçta 10 sayı, 4 maçta 20 sayı barajını geçerken, 8 Nisan’da Golden State karşısında 25 dakikada 8/7 ikilik, 3/2 üçlük ve 7/4 faul atışı ile 24 sayı üreterek kariyerinin en yüksek skoruna ulaştı. Ama asıl başarısını Rookie All-Star maçında Doğu takımı adına hala kırılamayan 31 sayılık performansı ile yaptı. Aynı organizasyonda Slam Dunk şampiyonluğuna ulaşan en genç oyuncuda oldu. İlk sezonunu 71 maçta (6 kere ilk 5 çıktı) 15.5 dakika oyunda kalarak 7.6 sayı ortalaması ile tamamlayan Kobe, ligin en iyi ikinci rookie 5’ine de seçilmeyi başardı.
İlk playoff maçına Portland karşısında çıkan Kobe, bu ilk maçında sadece 2 sayı üretebildi. Serinin 3. karşılaşmasında 27 dakikada 22 sayı atarken 4 maçlık seriyi 7.5 sayı ortalaması ile tamamladı. Fakat 2. turda işler hiç iyi gitmedi. Oysa 3. maçta 19 dakikada 19 sayı üretmiş ve Lakers’ın serideki ilk galibiyeti almasını sağlayan oyunculardan olmuştu. Ama 5. maçta normal sürenin bitimine 11 saniye kala skor 87-87 berabere iken son şutu kaçıran Kobe, uzatmada da 2 kritik şut kaçırarak Lakers’ın maçı ve seriyi kaybetmesine yol açmıştı. Evet 18 yaşındaki genç oyuncu ilk sezonunu kaçırdığı bu kritik şutlarla kapadı.
ALL-STAR MAÇLARI TARİHİNİN EN GENÇ OYUNCUSU
Kobe, 1997 yazını ağırlık ve şut idmanları ile geçirdi. Ayrıca birkaç kilo aldı. 2. sezonun başında 17 Aralıkta Jordan’lı Chicago karşısında kariyerinin en başarılı oyunlarından birini çıkardı ve 33 sayı üretti. New York’taki All-Star maçında Batı takımında 19 yaşında ilk 5 başlayarak en küçük yaşta ilk 5 başlayan oyuncu oldu. Bununla da kalmayarak 18 sayı ve 6 ribaund ile takımının en yüksek rakamlarına ulaştı. İlk sezonundaki 15.5 olan oyunda kalma süresini, 2. sezonunda 26 dakikaya çıkaran Kobe, sayı ortalamasını da 15.4’e yükseltti. Artık 19 yaşındaki Kobe’yi tüm dünya tanıyordu.
3. sezonunda Lakers’ın ilk 5’ine yerleşen Kobe, lokavt nedeni ile sadece 50 maç olarak gerçekleştirilen normal sezona fırtına gibi girdi. İlk 5 maçta üst üste double-double yaptı ve 21.0 sayı, 10.4 ribaund, 2.8 asist ortalamalarını tutturdu. Normal sezonda 50 maçın 11’inde takımının en skorer oyuncusu olan Kobe, 19.9 ortalama ile lig genelinde sayı krallığında 15. sırayı aldı. 21 Mart’taki Orlando maçında 33’ü ikinci yarıda olmak üzere 38 sayı ile kariyerinin en yüksek skoruna ulaştı. Evet Kobe, 3. NBA sezonunda ligin en iyi 3. beşine seçiliyordu. Fakat takım içinde bazı huzursuzluklarda adı geçmeye başlamıştı.
Playoff’larda ilk tur ilk maçında Houston karşısında son 5.3 saniye kala 2 kritik faul atışında başarılı olarak 101-100’lük galibiyeti getirdi. 4. ve son maçta da 24 sayı ile sahanın en skorer oyuncusu oldu. Seride Lakers 3-1 üstünlük sağlarken Kobe, 18.3 sayı, 7.3 ribaund, 5.8 asist ortalamalarını tutturdu. Fakat 2. turda San Antonio karşısında 21.3 sayı ortalaması 4-0’lık hezimet karşısında unutuldu.

KOBE-SHAQ ATIŞMASI BAŞLIYOR
2000 sezonunun başı ile Kobe, maçlarda gerektiği kadar top alamadığından ve tüm topları Shaq’ın harcadığından yakınmaya başladı. Aslında bunu 2001 sezonunda yapacağı gibi basının karşısında dobra dobra söylemiyordu ama bir çok konuşmasında bu konuya da üstü kapalı değiniyordu. Daha fazla top kullanabileceği daha fazla sorumluluk alabileceği bir takımda oynamak istediğine dair ilk sözleri de bu dönemde ortaya çıktı. Basketbolda “ben” diye bir şey olmamasına rağmen Kobe, Lakers’ın başarılarında kendisinin en büyük etken olduğu teorisine inanıyordu. O’na göre başarısı da bunun kanıtıydı. Bencilliğiyle beraber koroya ve şefe (Phil Jackson) güvenmiyordu. Takımla hiç uyumlu olmuyordu. Yolculuklar sırasında herkes birbirleri ile geçen maçların tartışmalarını, gelişen olayları konuşuyor ama Kobe bunların hiç birine katılmıyordu. O kendini onlardan uzak tutuyordu. Bu düşüncelerini konuşmalarına ve oyununa da yansıtınca biranda ligin sevilmeyenleri arasına dahil oldu.
Bir de NBA’de yer alan bir çok oyuncunun aksine rahat bir çocukluk geçirmesinden dolayı bazı oyunculardan tepki görmeye başlamıştı. Seyircilerde, her zaman zorluk çeken ve ezilen kesimin yanında olduğundan yavaş yavaş ona karşı olan olumlu izlenimde ortadan kalkmıştı. Fakat ortadan kalkmayan bir gerçek onun gün geçtikçe yükselen performansı idi. Bir çok maçta son saniyelerde galibiyeti getiren sayılara imza atarken, geriye doğru zıplayarak attığı fake-away şutlarla çok can yakmaya başlamıştı. Oda aynı Jordan gibi tüm zorlu savunmalara karşı kolay sayı üretebiliyor ve maç içine sazı eline aldığında ard arda sayılar bularak Lakers’a kritik maçlar kazandırıyordu. Tabi yıldız olabilmek için sadece hücuma yönelik bir oyuncu olmak büyük eksiklikti. Bunun bilincine varan Kobe, ligdeki bu 4. sezonunda savunması ile de kendini gösterdi. Sezonun en iyi savunma beşine seçilirken, ligin en iyi 2. beşinin de elemanı oluyordu. 10/16 Nisan tarihleri arasında 29.7 sayı, 7.0 asist, 6.0 ribaund ortalamaları ile haftanın oyuncusu seçilen Kobe, 12 Mart’ta da Sacramento karşısında 40 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. Fakat tüm bu başarıların yanında sağ elinden sakatlanan genç oyuncu 16 maç kaçırdı.
Sezonu 22.5 sayı (lig 12.si), 6.3 ribaund ve 4.8 asist ortalamaları ile tamamlayan Kobe, playoff’larda da çok başarılı maçlar çıkardı. İlk turda Sacramento karşısında 2. ve 4. maçlarda 32, 3. maçta 35 sayı attı. Batı finalinde Portland karşısında 5. maçta 33 sayı üretirken 6. maçta 25 sayı, 11 ribaund, 7 asist, 4 blok ile tüm bu kategorilerde sahanın en iyisi olarak Lakers’ı 9 yıl sonra NBA Finaline taşıdı. Final serisinde rakip Indiana’ydı ve ilk maçta 104-87’lik farklı skorda Kobe’nin 14 sayılık bir katkısı oldu. Ama 2. maçın 9. dakikasında sakatlandı ve bir daha oyuna dönemedi. 3. maçta da yer alamayan Kobe, deplasmandaki 4. maçta 8’i uzatma bölümünde 28 sayı üretirken, 36 sayı, 21 ribaund ile oynayan O’Neal ile birlikte bu kritik maçın kazanılmasında (120-118) başroldeydi. Fakat 4. maçta uzatma bölümünde bulduğu 8 sayıyı, 5. maçta 20/4 şut yüzdesi ile tüm maç boyunca atabilince seri 6. maça uzadı.
6. maçın son periyoduna Lakers 85-79 geride girdi. 4’ü son 13 saniyede olmak üzere bu son periyotta 8 sayı üreten Kobe maçı da 26 sayı, 10 ribaund ve 4 asist ile tamamlayarak kariyerindeki ilk NBA şampiyonluğuna 22 yaşında ulaştı. Bir çok NBA yıldızının tüm kariyerini bu uğurda harcadığını ve bu yüzüğe sahip olamadan kariyerini noktaladığını düşündükçe benliği ve egosu daha da büyüdü.
ARTAN GERİLİME RAĞMEN GELEN 2. ŞAMPİYONLUK
2001 sezonu ile Kobe ile Shaq arasındaki gerginlik giderek arttı. Kobe, basına Shaq ile maç içinde top bölüşmekten bıktığını maç boyunca topların ona indirilmesinden sıkıldığını söylüyordu. Shaq’ta daha fazla sessiz kalamadı ve Kobe’nin elinde olsa maç boyunca tüm topları kullanacağını, onun maçı kazanmak gibi bir düşüncesi olmadığını tek amacının sayı ortalamasını yükselterek herkesten üstün olduğunu göstermeye çalışan, egosu altında ezilen ve sevilmeyen zengin bir züppe olduğunu söyledi. Tüm bu atışmalar sezon boyunca devam etti. Ama bu tartışmaların yanında, Aralık’ta 16 maçta 32.3 sayı ortalaması ile ayın oyuncusu seçildi. Sezon boyunca 24 defa 30, 6 defa 40 sayı barajını geçti. 2 kere triple-double, 8 kere double-double gerçekleştirdi. 6 Aralıkta Golden State maçında 51 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. 8-18 Kasım tarihleri arasında oynanan 5 maçta ard arda 30 sayı barajını geçerken, 68 maçta 28.5 ortalama ile sayı krallığında lig genelinde 4. sırayı aldı. Sol eli ve sağ ayak bileği sakatlıkları sebebi ile 14 maçta oynamazken, 20 Aralıktaki Clippers maçında 2 teknik faulden dolayı ilk defa oyundan atıldı.
Playoff’larda fırtına gibi esen Lakers takımı NBA Finaline kadar Portland, Sacramento ve San Antonio engellerini yenilgisiz geçti. Kobe özellikle Batı Finalinde San Antonio karşısında çok başarılı maçlar çıkardı. İlk maçta 35/19 şut yüzdesi ile 45 sayı atarak kariyer Playoff rekorunu kırarken, seriyi de 4 maçta 33.3 sayı, 7.0 ribaund ve 7.0 asist ortalamaları ile tamamladı.
NBA Finalinde yeni rakip Philadelphia’ydi ve herkes Lakers’dan yenilgisiz bir süpürme daha bekliyordu. 11 playoff maçını ard arda kazanarak bir NBA rekorunu egale eden Lakers bir galibiyet daha aldığı taktirde rekoru geliştirecekti. Ama San Antonio serisinin yıldızı Kobe uzatmaya giden ilk maçta kendi seyircisinin önünde 52 dakika oyunda kalıp, 22/7 şut yüzdesi ile sadece 15 sayı üretebilirken, 6 da top kaybı yapınca Shaq’ın 44 sayı, 20 ribaund’luk performansına rağmen gülen taraf 107-101’lik skorla Sixers oldu. Ligin bir başka genç süper starı Iverson ilk raundu kazanan taraf olmuştu. Bu şok yenilginin ardından 2. maçta 31, 3. maçta 32 sayı ile oynayan Kobe seride durumu 2-1’e getirdi. 4. maçta düşük şut yüzdesine rağmen 19 sayı, 10 ribaund ve 9 asistlik performansının ardından, 5. maçta 26 sayı, 12 ribaund ve 6 asist ile oynayarak ilk maçtaki düşük performansını unutturuyor ve ard arda 2. defa şampiyonluk kupasını kaldırıyordu. Ama seride yine MVP ödülünü alan Shaq olmuştu.
Ölü sezonda herkes Shaq ve Kobe ikilisinin arasındaki soğuk savaşın büyüyeceğini ve belki de bu 2 oyuncudan birinin takımdan ayrılacağını düşünüyordu. Ama böyle olmadı. Bu 2 oyuncuda rota değiştirerek birbirlerini öven ve yücelten demeçler vermeye başladı. Buna en çok sevinen coach Jackson oldu. Çünkü yeni sezonda bu süper ikilinin çok iyi anlaşmaları Lakers’a yeni rekorlar getirebilirdi. Yaz boyunca Shaq, yeni sezonda Kobe’nin MVP ödülüne ulaşacağını umduğunu söylerken, Kobe’de Shaq’ın vazgeçilemez ve durdurulamaz bir oyuncu olduğunu söylüyordu. Ve hatta bir makinenin dişlileri gibi olduklarını ikisinin de görevlerinin farklı olduğunu ve kazanmak için ne gerekiyorsa onu yapacaklarını söylüyordu.
Bu olumlu gelişmeler sezonun ilk ayında kendini gösterdi ve Lakers 17 maçta 16 galibiyet alarak zirveye oturdu. Fakat daha sonra istikrarsız ve isteksiz oyun Lakers’ın bu süper başlangıcını gölgeledi ve ard arda alınan yenilgilerle ekip 3. Sıraya kadar düştü. Kobe’de ligdeki ilk 5 yılında olmadığı kadar sinirli, saldırgan bir yapıya bürünmüştü. Hem takım arkadaşları ile hem de rakiplerle tartışıyordu. Shaq’ta kendine yapılan sert faullere yumrukları ile karşılık verince Lakers başarılı takım sıfatından olaylar takımı unvanını aldı.
NAZİK ÇOCUKTAN SALDIRGAN ADAMA GEÇİŞ
Artık aralarından su sızmayan ikiliden Shaq’ın Bryant’a yaptığı bir muzurluktan bahsederek Kobe’nin tüm bu başarılara rağmen son dönemlerdeki davranışlarındaki saldırgan tavrı ve neden fazla sevilmediğini anlamaya çalışalım.
Mart ayının ilk günlerinde Shaq, soyunma odasında pakete sarılmış bir şeyi Kobe’nin anı olarak imzalamasını isteyerek ona verdi. Bryant paketi açınca aslında 5 gün evvel meşhur olan kapışmasını yaptığı Indiana guard’ı Reggie Miller’ın Bobble-Head bebeğini buldu. (Bobble-Head bebekler şu anda Amerika’da çok moda olan ve ufak temaslarda bile deli gibi sallanan büyük kafaları olan oyuncaklar) O anda kahkahalara boğularak “Hey, bunun yüzünde çizikler var ve hatta bir kaç tane ezik bile var” dedi.
Aslında son zamanlarda Bryant’ın davranış şekline bakarak eğer oyuncağı parçalayıp kafasını bir sağ hook atışla fırlatsa şaşırmamak gerekirdi. Belki hala espri yeteneğini korumasına rağmen Kobe’de yeni beliren saldırgan davranışlar ortaya çıktı. Bu sadece hakemlere aşırı derecede sıklıkla laf atması, sezonun daha ilk ayında geçen sezonun tümünde aldığından çok teknik faul alması, takım otobüsünde power forvet Samaki Walker’ın söylediği küçük bir şey nedeni ile ikisinin yumruk yumruğa kavga etmesi ve ardından Miller’la ikisinin iki maç ceza almasına neden olan kavga değil. Aynı zamanda saha dışında da daha sinirli davranışlarda bulunuyor. Eskiden karşısına çıktığında her bakımdan üstün bir profil çizmeye dikkat ettiği medya karşısında bile daha ahlaksız konuşuyor. Konuşmalarını eskiden kullanmayacağı şekilde şiddet referansları ile süslüyor, ne kadar rekabetçi bir oyuncu olduğunu belirtirken “Senin kalbini sökmek istiyorum” diyor ve tahminen biri kendisi olmak üzere diğeri de Jordan’ı ima ederek ”Ligdeki sadece iki katilden biri olduğunu” deklare ediyor. Dostu, düşmanı, taraftarı, herkes ondaki değişimi fark etti ve hepsi aynı şeyi merak ediyor: Kobe’nin nesi var?
Bryant, hiçbir problemi olmadığı konusunda ısrar ediyor ve kavgalarına rağmen, performansı onu kurtarıyor. Mart ayı sonunda 25.3 sayı, 5.5 asist ve 5.6 ribaund ortalamaları ile Lakers’a Batıda en iyi üçüncü konumu kazandıran 50-21’lik duruma gelinmesinde Shaq ile birlikte başrollerde. Coach Phil Jackson, Bryant’ı daha çok duygusal olan bir lider olması için uyarmıştı ama bu kadar da duygusal değil. ”Onda başka dereceye yönlenmesini istedim, agresif olmasını istiyoruz düşmanlık yapıp kavga çıkartmasını değil” diyor Jackson. Yeni “Huysuz” Kobe huysuzluğunu azaltmak isterken bile kendisini belli ediyor. ”Bence herkes aşırı analiz yapıyor, Medya durmadan bu Miller olayı üstünde konuşmaya devam ediyor sanki biz kahrolası Mike Tyson ve Evander Holyfield‘ız. Bu çok saçma! Alt tarafı biraz boğuştuk herifin kulağını ısırıp koparmadım” diyor.
Peki Kobe’nin bu saldırgan tutumunun altında bir çok NBA oyuncusundan ayıran imtiyazlı geçmişi söz konusu olabilir mi? Çocukluğunun bir kısmını babası Joe’nun basketbol oynadığı italya’da geri kalanını da Philadelphia‘nın ferah Lower Merion semtinde geçirmiş olması şatafata düşkün ve seçkin çevresi olan yılları geçmişinde taşıması, kendisine göre çok daha az avantajla büyümüş diğer NBA oyuncularının ona karşı olan saygılarını kazanmasını zorlaştıran bir geçmiş. Kobe lige bir sokak kredisi olmadan girdi ve sevilmemesindeki en büyük neden belki de bu!. Şu anki patırtılı kavgaları, yeni modası olan soyunma odasında rap çığırarak yürümesi bu saygıyı kazanmak için bir çaba olabilir.
Rick Fox: “Eğer NBA’de 6 yıl geçirdiyseniz sonunda ya daha güçlü olursunuz ya da artık etrafta olmazsınız!.”
Bryant’ın bir zor durumu da, onun halk tarafından sevilmesine neden olan bazı özelliklerinin takım arkadaşları tarafından hanım evladı olarak algılanmasına neden olabilmesi. Sevgi dolu, duyarlı, çocuksu olmanın Kobe’yi ürün oyuncusuna dönüştürmek isteyen firmalar için bir sakıncası yok ama NBA’de hayatta kalabilmek için sınırlarınızı zorlamanız gerekli. ”6 yıl evvel lige girdiği ilk andan itibaren, Bryant‘a olan saldırının temeli şu hem fiziksel hem de zihinsel olarak saldır. Eğer onun ruhuna işlerseniz ve maçı kişiselleştirmesine neden olursanız bundan uzak dursanız iyi olur” diyor ve ekliyor bir NBA gözlemcisi ”Oyuncular eskiden vücut temasına girip onu itip kakarlardı ama şimdi daha güçlü ve hakemler onu daha çok koruyorlar. Dolayısıyla bunu ancak konuşarak onun kafasına girip yapabilirsiniz.”
Peki ya rakipleri onun konsantrasyonunu sarsmaya çalıştıkları zamanlarda ne söylüyorlar? 11 aylık karısı Vanessa hakkındaki yorumlara karşı hassas olduğunu herkes biliyor. Çift hakkında bir kaç TV ve radyo programına espri olmaktan çok daha fazlası var. Nişanlandıkları zaman Vanessa’nın Huntinton Beach Californiada Marina Lisesi son sınıf öğrencisiydi. Belki bu yüzden oldukça gizli olarak hareket ediyorlardı. Karısı maçlarda nadiren gözükür veya fotoğrafı çekilir, Kobe de halkın karşısında nadiren onu tartışır. Bu limitlerinin dışına ait bölge hakkında konuşmaya niyetlenen rakipleri karşısında Kobe’den boşalan öfkeyi hayal etmek güç olmasa gerek.
“23 yaşındayken 18 ya da 20 yaşında olduğu aynı insan olması onun için pek mantıklı olmazdı, özellikle o yılları etrafta kolej çocuğu olmak yerine erkek olmakla geçirmiş biriyseniz” diyor takım arkadaşı Rick Fox ve ekliyor ”Eğer NBA’de 6 yıl geçirdiyseniz sonunda ya daha güçlü olursunuz ya da artık etrafta olmazsınız.”
Bryant’taki değişiklik ayrıca daha çok bilinçli bir seçim gibi gözüküyor. Uzun süreçte onun için ne kadar iyi işleyeceği ise pek berrak değil. Hem takım arkadaşları hem de kamuoyu onu zaten tatlı, duyarlı bir genç adam olarak tanıyorlar ve bu gruplardan hiçbiri onu kaçak numaralarla dövüşen sert bir adam olarak satın almayı arzulamaz. Kavga etmek acaba rakiplerinin ona zalimce davranmasını engelleyecek mi yoksa sadece onun sarsılabileceği ve onların bunu daha sık denemesi gerektiği konusunda ikna edici mi olacak? Bryant için tehlikeli olan şu an kendisini eğlenceli bir yetenekken karanlık mutsuz bir stara dönüştüren Ken Jefferey Jr’ın NBA versiyonuna dönüşme yolunda olması.
Yüzündeki öfke Allen Iverson veya Gary Payton için işe yarayabilir ama Bryant doğal olarak nazik, kötü yapısı olmayan biri. Eğer gerçekten imajını yenilemeye kalkıyorsa çok geç olabilir. Çünkü Onu seven sayısı zaten pek fazla değil!...
Logged
erAy-1905
NBA Bölüm Editörü
Prof. Üye
*

Disiplin Puanı +113/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 589



6 Mesajına Toplam
8 Kere Teşekkür Edildi

4 Mesajına Toplam
5 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #4 : Temmuz 02, 2006, 05:21:03 »

Kobe ile ilgili olan yukarıdaki yazı sanırım 4 sezon önce yazılmış...

Kobe devamlı değişim içerisinde olan bir oyuncu... Ya yukarıya, ya aşağıya; ama hiçbir zaman olduğu yerde kalmıyor... Geçen sezon büyük bir gürültü sonrası yaşanan trade ve sadece kendisine ait olan bir takımın lideri olarak küçük kardeşleri Clippers'ın gerisinde kalıp playoff'a kalamayan Lakerslı Kobe... Bu sezon ise işin bilincine varmış, olgunlaşmış, küslükleri geride bırakmış, insan içine çıkmış ve tüm bunların sonunda insanlardan daha fazla saygı görmeye başlamış Lakerslı Kobe...

Aslında daha fazla yazmak gerekir Kobe'nin bu sezonki performansı ile ilgili; ama daha özenli bir yazı gerekiyor, bu yüzden daha sonra olabilir.. Wink

Merak ettiğim, Charlotte (şu anda New Orleans) hala kafasını taşlara vuruyor mudur ?.. NBA Tarihi'nin en muhteşem üç draftından biri olan 96'da 13. sırada piyango gibi Kobe'yi buluyorlar ve Nash, Peja, Marbury, Allen, Camby, Iverson gibi oyuncuların yer aldığı bir seçme sonrasında ellerinde kala kala Divac kalıyor, ilginç..

Son bir not;

Kobe Bryant'ın ismi babasının bir Japon restorantında yediği yemek sonucunda ortaya çıkar.. ''Kobe'', Japonya'da bir kent olmakla beraber ünlü Japon yemeklerinden de biridir...
Logged
Iddaa | Iddaa Canlı Maç Sonuçları | Iddaa Maç Tahminleri | Maçı Hangi Kanalda | Iddaa Program
« Yanıtla #4 : Temmuz 02, 2006, 05:21:03 »

 Logged
Ümit Karatay
เ l๏שє เ๔๔คค ק๏гtคlเ
ADMIN
*

Disiplin Puanı +221/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5379



422 Mesajına Toplam
759 Kere Teşekkür Edildi

76 Mesajına Toplam
84 Kere Karma Verildi

WWW
« Yanıtla #5 : Temmuz 02, 2006, 06:17:12 »

Arkadaşalr verdiğiniz bilgiler için teşekkürler Alkış
Logged
kandur
Uzman Üye
*

Disiplin Puanı +8/-0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 169



4 Mesajına Toplam
6 Kere Teşekkür Edildi

2 Mesajına Toplam
2 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #6 : Temmuz 10, 2006, 23:02:34 »

NBA’DEKİ ALMAN PANZERİ, DIRK NOWITZKI
(Bu yazı pivot dergisinin 52.sayısında yayınlanmıştır.)

1930’lara doğru zamanda bir yolculuk yapıyoruz; Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi dünya siyaset tarihinin o güne kadar şahit olmadığı propaganda faaliyetleriyle iktidarı ele geçirmiş durumda. Tereyağı fabrikaları silah atölyelerine çevrilmiş; güçlenen III.Reich, Versailles’ı yırtıp atarak Hitler’in meşhur “lebensraum” yani Alman ırkı için Doğu’da hayat sahası yaratma projesiyle II.Dünya Savaşı’nı başlatmış ve Alman orduları yıldırım savaşlarıyla Avrupa’da hızla ilerlemekte. Müttefik ordularını gafil avlayan bu savaş tarzının en önemli parçası ise müttefik kuvvetlerin tanklarına göre çok daha uzun mesafeli atışlar yapabilen, çok daha hızlı, çevik ve üstüne üstlük daha güçlü olan Alman panzerleriydi!! Bugün yine bir “Alman yapımı” ortalığın tozunu atıyor. Tıpkı bir panzer gibi rakiplerini uzaktan yaptığı bombardımanlarla etkisiz hale getiriyor. Kuvvetinin yanında hızlı çevik ve yine bir panzer gibi neredeyse durdurulması imkansız: Onun adı Dirk Nowitzki!!

Beyazlar Beceremez
Basketbol her ne kadar beyazlar tarafından bulunduysa da Afro-Amerikanlar üstün fiziksel yetenekleri sayesinde bir süre sonra -çoğu sporda olduğu gibi- bu oyuna da damgasını vurdu. Öyle ki basketbolun beyazlara göre olmadığı çünkü beyazların sıçrayamadığı şeklinde düşünceler gittikçe yaygınlaşmaya başlamıştı. Aslına bakarsanız; George Mikan, Jerry West, Pete Mavarich, Rick Barry, Bill Walton, Larry Bird, Kevin McHale vb. isimler beyazların basketbolu ne kadar iyi oynayabileceğini gösterdiyse de siyahların hegemonyasını yıkmak kolay değildi. Hele Larry Bird ve Kevin McHale’li Boston, kadrosunda çok sayıda beyaz oyuncu bulundurduğu için şampiyonluğa doğru hakem desteği ile itildiği şeklinde iddialara sıkça maruz kalmaktaydı.

Uluslararası ilişkilere giriş I: Drazen Petrovic
O günlere bir kez daha dönüp baktığımızda bırakın Avrupalı oyuncuları beyaz oyuncular bile NBA’de oynamak için oldukça büyük zorlukları aşmak zorundaydılar. 80’li yılların sonu 90’ların başında NBA takımları NCAA dışında kendilerine yeni bir oyuncu kaynağı arayışına girerek gözlerini Avrupa’ya ve oradaki büyük yıldızlara çevirdi. 1986 draftında Drazan Petrovic, Alexander Volkov, 1987 draftında Sarunas Marculionis, ve 1989’da lige dahil olan Zarko Paspalj gibi Rus ve Yugoslav ekolünün başarılı temsilcileri kendilerine NBA’de yer buldu. Onların açtığı kapıdan, Vlade Divac, Dino Radja, Toni Kukoc, Sergei Bazarevich, Predrag Danilovic, Zan Tabak, Arvydas Sabonis gibi Avrupa’da büyük başarılara ulaşmış oyuncular da daha sonra NBA’e adım attıkları halde yukarıda saydığımız isimlerden sadece Petrovic, Marculionis, Divac, Sabonis ve Kukoc az çok kendilerini kabul ettirebildi. Rahmetli Petrovic belki de kendisini daha da lirik bir efsane haline getiren o acı trafik kazasıyla sadece 29 yaşında hayata gözlerini yummasaydı NBA’deki ilk Avrupalı süper yıldız mertebesine ulaşması işten bile değildi. Tabii bu arada rahmetlinin ilk iki senesi, Kevin Duckworth gibi “kalaslara” maksimum ilgiyi gösterip Petrovic’i kenarda unutan o zaman Portand’ın bugün de Sacramento’nun sevgili coach’u Rick Adelman’ın “garanticiliğine” kurban olmasaydı biz Petrovic’in o enfes basketbolunun keyfini Nets’teki günlerinden çok daha önce çıkartmaya başlayacaktık. Tabii ki Petrovic, Drexler gibi bir süper starı takımdan kesemezdi ama Adelman, Petrovic’in hücumdaki yüksek şut yüzdesi ve mükemmel top hakimiyetini farklı rotasyonlar deneyerek çok daha verimli bir şekilde kullanabilirdi. Böylelikle Drazen Petrovic’i de andıktan sonra dilerseniz konumuza geri dönelim. NBA’e gelen Avrupalıların en çok eleştirildikleri nokta az savunma yapmaları, çok yumuşak olmaları ve her şeyden önce skoru düşünmeleriydi. Örneğin hatırlayacaksınız Chicago-Utah final serilerinde Phil Jackson neredeyse eline geçen her fırsatta Karl Malone karşısında hücumda Toni Kukoc’u sahaya sürerken iş savunmaya geldiğinde Kukoc yerini hemen sevgili “savunma manyağımız” Dennis Rodman’a bırakıyordu. Majesteleri Michael Jordan da Kukoc’u her fırsatta savunma yapmadığı için eleştiriyor, maç içinde onu ateşlemek için kızdırmaya çalışıyordu. Hatta Kukoc’un daha çok et ve acılı yiyecekler yiyerek agresif bir ruh haline bürünebileceğini iddia ederek beslenmesini bile eleştiriyordu!.

Uluslararası ilişkilere Giriş II: Avrupalıların Yükselişi
Avrupalıların ilk NBA çıkartması beklenen başarıyı gösteremezken 90 yılların sonunda 2000’lerin başında ikinci dalga da taarruz’a geçti. Peja Stojakovic, Dirk Nowitzki, Zelijko Rebreca, Zydrunas Ilgauskas, Jiri Welsch, Gordon Giricek, Tony Parker, Nikoloz Tskitisvilli, Bostjan Nachbar, Jake Tsakadilis, Vitally Potapenko, Radoslav Nestorovic, Marko Milic, Frederic Weis, Tarıq-Abdul Wahad, Stanislav Medvedenko,Tony Parker, Mirsad Türkcan, Hido, Memo, Pau Gasol, Marko Jaric, Andrei Kirilenko gibi oyuncular kendilerini kanıtlamak için NBA’deki parkeleri aşındırdı. Peja ve Nowitzki şu anda All-Star seviyesine gelerek süper starlık mertebesine ulaşmış oyuncular. Ilgauskas’ın All-Star deneyimi 5 dakikada Beşiktaş olarak özetlenebilirse de Ilgauskas da giderek kendini geliştirmekte. Tony Parker, Pau Gasol, Andrei Kirilenko ve Gordon Giricek ise çok büyük bir ihtimalle yakında Peja ve Dirk’ün yanında kendilerine yer bulacak. Bunlar sadece NBA’deki Avrupalı oyuncuların bir kısmı. Eğer tüm uluslararası oyuncuları göz önüne alırsak bu hızla NBA, oyuncuların milletleri itibari ile BM’lerdeki ülke sayısını yakın bir zamanda yakalayacak. Eskiden özellikle oyun tarzı ve fiziksel güç açısından Avrupa ile NBA arasında büyük bir uçurumun varolduğu bir gerçekti. Ama Indianapolis’teki son dünya şampiyonası gösterdi ki Avrupa ve NBA arasındaki fark gittikçe azalmakta. Hele Dirk Nowitzki MVP ödülünü kucakladığı zaman Larry Bird’ün emekli olurken yaptığı konuşmayı hatırladım: “Bir gün mutlaka yeni bir Larry Bird, NBA’e gelecektir!!..”

Pippen aşkı
Dirk Werner Nowitzki, 19 Haziran 1978 Wurzburg-Almanya’da dünyaya geldi. Dirk’ün annesi Helen Alman milli takımına kadar yükselmiş bir basketbolcu, babası Joerg ise profesyonel bir hentbol oyuncusuydu. Herhalde Nowitzki’nin spora olan yatkınlığını biraz da genlere bağlarsak çok da yanılmış olmayız. Dirk’ün ailesiyle yaptığı küçük basketbol maçları zamanla bir tutkuya dönüştü. Nowitzki neredeyse kendisine işkence edercesine durmadan basketbol çalışıyordu. Ama limitlerini ne kadar zorlarsa zorlasın kendisine ilham veren bir isim vardı. Her akşam başarabileceğini düşünerek, bir gün onun gibi olabileceğini hayal ederek uykuya dalıyordu. Kim olduğunu merak ettiğiniz bu oyuncu çoğunuzun tahminlerimizin aksine ne Magic Johnson ne Larry Bird ne de Michael Jordan’dı. Dirk gençliğinde tam anlamıyla bir Pippen hayranına dönüşmüştü: “Almanya’da neredeyse haftada iki kez Bulls maçlarını gösterirlerdi. Ben de bu maçları sürekli izlerdim. İşte o zamanlarda Scottie’nin oyununa aşık oldum. Basketbolu o kadar zarif oynuyordu ki. Hareketleri, post’ta yaptıkları, mükemmel savunması ve ne zaman isterse dilediği yerden şut atabilmesi büyüleyiciydi.
Geschwinder’den işkenceyi aratmayan antrenmanlar
Eski Alman milli takımı oyuncusu ve manevi babası Holger Geschwinder’in koruyucu kanatlarının altında olgunlaşan Nowitzki, kendisini günden güne geliştirdi. Geschwinder, 15 yaşından beri Dirk’ün hem kişisel antrenörlüğünü hem de akıl hocalığını yapmakta: “O olmasaydı bugün bulunduğum yerde olamazdım. Bana nasıl şut atmam, nasıl hareket etmem, nasıl oynamam gerektiğini öğretti. Her şeyimi ona borçluyum. O adeta benim ikinci babam gibi”. Geschwinder Nowiztki’yi eğitirken gerçekten çok farklı metotlar kullandı. Mesela geçen sezon playoff’ta Nowitzki’nin savunmasını beğenmeyince hemen ona özel bir eskrim kıyafeti diktirip bir Alman eskrimciden dersler aldırdı. Zavallı Nowitzki’nin yaşadıkları bu kadarla kalsa yine iyi. Geschwinder onu amuda kaldırıp tüm sahada yürütmekten tutun da tek ayağı üzerinde dakikalarca sıçratmaya kadar bir çok değişik antrenman metodu uygulamakta. Her ne kadar Geschwinder’in metotları ilk başta tuhaf gözükse de yaptığı her şeyin bir nedeni var. Eskirim çalışmasının nedeni Nowitzki’nin ayak hareketlerini çabuklaştırarak savunmada çabuk yer almasını sağlamaktı. Tek ayak üzerinde sıçrama ve amuda kalkma hareketlerinin nedeni ise Dirk'ün eklemlerini daha sonra ağırlık çalışırken alacağı kilo için hazırlamaktı. Holger Geschwinder’e göre önce oyuncu çeşitli tekniklerle güçlenmek zorunda ancak bundan sonra kaslar geliştirilebilir. Ve NBA’de çoğu coach bunun tersini uyguluyor. Bu yüzden de oyuncular dengesiz gelişimleri nedeniyle sakatlanmakta. Geschwinder çoğu kez Dirk’e ağırlık çalıştırmak isteyen coachlarla kapışarak onun fiziksel gelişiminin baltalanmasını engelledi. Belki de Dirk, bugün hantal bir pivot değil de adeta Bird’ün “millenyum versiyonu” olmasını buna borçlu. Geschwinder’in bir diğer amacı da Nowitzki’nin sadece fiziksel olarak değil aynı zamanda da zihinsel olarak gelişmesiydi. Bunun için Dirk’e lisedeyken önce özel matematik öğretmenleri ayarladı. Nowitzki fiziksel olarak yorulup antrenman yapmak istemediği zaman da Geschwinder hemen satranç tahtasını kaparak küçük “çekirgesine” rakiplerinin hamleleri karşısında nasıl düşünmesi gerektiğini felsefi yaklaşımlarla öğretti. Nowitzki’nin yükselişi ise 1958’den beri dünyanın en yetenekli genç oyuncularını karşı karşıya getiren uluslararası Albert Schweitzer Turnuvası’nda (1996) oldu. Jermaine O’Neal ve Baron Davis’in şov yaptığı, Kevin Freeman’ın ise skorer oyunu ile MVP seçildiği bu turnuvada sıska, uzun boylu bu Alman da dikkatli gözler tarafından yakın takibe alınmaya başladı.

Dirk, just do it!
Kendi şehrinin takımı DJK Wurzburg’da kariyerini başlatıp geliştiren Dirk, 1997-98 sezonunda takımını Alman 2.liginde şampiyon yaparak 1.lige çıkarttı. Aynı yılın yaz aylarında ise Nike Summit-Hoop turnuvasında genç uluslararası yıldızların oluşturduğu karma takıma davet edilerek Amerikan karmasına karşı mücadele etti. Eminem üstadımızın da dediği gibi “Şans insanın karşısına belki hayatı boyunca bir kez çıkar”. Nowitzki işte karşısına çıkan bu şansı en iyi şekilde kullanarak San Antonio’da oynanan maçı 33 sayı, 14 ribaund ve 3 top çalma ile tamamlarken karşılaşmayı izleyen tüm scoutları kendisine hayran bırakıyordu.

Vahşi Batının Koyboyları: Dallas Mavericks
Nedendir bilmem aklıma çocukluğumdan beri Dallas dendiğinde hep bir zamanların meşhur Dallas dizisi, en masum hareketlerinin altında bile kesinlikle bir dolap döndüren, ekranların en kötü şahsiyeti olan JR, Redneck’ler ve Cumhuriyetçiler gelir. Dallas 1980-81 sezonunda expansion Drafta katılarak NBA’e dahil olunca genelde NBA’e sonradan ilave olan takımların tersine hızlı bir gelişim gösterdi ve Mavericks ilk 10 sezonunda tam 6 kez .500 galibiyet barajını geçti. Sonraki 9 sezon ise tam anlamıyla bir faciaydı. Mavs bu sezonların hiçbirinde .488’i geçemeyerek toplamda 11 sezon playoff’a kalamama “becerisini” gösterip adını 1990’ların en kötü profesyonel spor takımları arasına yazdırıyordu. Aslında günümüze dönersek Dallas coach’u Don Nelson, hayatının belki de en büyük sürprizi ile karşı karşıya. Çünkü çok değil daha üç yıl önce Nelson, sonu gelmeyen mağlubiyetlerden bıktığı için “yaş kemale erdi” diyerek kariyerini bitirme planları yapmaktaydı. Mavericks’e bu dönemde bir çok yetenekli ama sorunlu oyuncu gelip geçmişti. Don Nelson ise tüm bu yıkıntının içinde takımını kurtarmakla uğraşırken oldukça yıprandı. Oluşan bu kaos ortamı, büyük ümitler ve hayallerle takıma katılan Jason Kidd, Jamal Masburn, Jim Jackson gibi yetenekli gençlerin Dallas’tan şutlanmasına neden olmuştu. Bir çok oyuncu ise topun ağzındaydı ki iki olay Dallas’ın kaderini baştan aşağıya değiştiriyordu. Önce 1998’de Milwaukee Bucks’ın büyük gafletiyle yapılan bir trade’de takıma Robert Traylor karşılığında draftta 9.sırada seçilmiş Dirk Nowitzki kazandırıldı. Sonra Mavs, 2000 yılının Ocak ayında Marc Cuban tarafından satın alındı.

“O benim bugüne kadar 19 yaşında gördüğüm en iyi oyuncu. Eğer seçimi ben yapsaydım kesinlikle onu birinci sırada seçerdim!” Don Nelson

Nowitzki kumarı
Dirk Nowitzki 98 draftında 9.sıradan seçilip Dallas’a takas olduğunda yazarların kafası karışmıştı. Nowitzki onlara göre alt tarafı Alman İkinci Ligi’nde oynayan bir veletti. Belki yetenekli olabilirdi ama Nike Hoop-Summit Turnuvasında ve Avrupa’nın basketbolda pek de umursanmayan bir ülkesinin ikinci liginde biraz iyi oynadı diye bir oyuncunun NBA’de yıldız olabileceği ihtimali kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Traylor-Nowitzki takası sonrası kimi çok bilmiş basketbol yazarları Don Nelson’la dalga bile geçmişti. Herhalde bugün coach Nelson o yazıları eline alıp okuyunca katıla katıla gülüyordur! Zaten Nelson, Nowitzki’yi en başından itibaren ne kadar beğendiğini şu sözleriyle kanıtlamakta: “O benim bugüne kadar 19 yaşında gördüğüm en iyi oyuncu. Eğer seçimi ben yapsaydım kesinlikle onu birinci sırada seçerdim!”. Dilerseniz o yılki draftın ilk üç sırasında seçilen isimleri yorum yapmadan bir hatırlayalım. 1.sırada L.A Clippers Michael Olowokandi’yi, 2.sırada Vancouver Mike Bibby’i, 3.sıradaki Denver ise Raef LaFrentz’i seçmişti. Artık Don Nelson’ın haklı olup olmadığını sizlere bırakıyorum.

Cuban’lı Dönem
Nowitzki NBA’deki kariyerine biran önce başlamak için sabırsızlanıyor olsa da NBA’de devam eden lock-out nedeniyle sezonun başlangıç tarihi bir türlü belirlenemiyordu. Bu koşullar altında Nowitzki lig başlayana kadar Almanya’ya geri dönerek DJK Wurburg’da maçlara çıkmaya karar verdi. Stern ve Ewing anlaştığında ise Nowitzki, Almanya’da 22.9 sayı ve 8.4 ribaund ortalamalarıyla oynamaktaydı. Nowitzki, -Nelson’ı eleştiren gazetecileri sevindiren bir şekilde- aslında çaylak sezonuna çok da parlak istatistiklerle başlamadı. En azından bugün olduğu gibi büyük bir oyuncuya dönüşebileceği tahmin edilemiyordu. Dirk, o sezon 47 maçta görev alırken yaklaşık olarak maç başına sahada kaldığı 20.2 dakikada 8.2 sayı ve 3.4 ribaund ile oynamıştı. Bu arada Michael Finley’nin çabalarına rağmen kötü gidiş devam ediyor ve Mavs oynadığı 50 karşılaşmanın 36’sından mağlup olarak ayrılıyordu. Dallas Mavericks’in 1999-00 sezonuna da 9 galibiyet ve 23 mağlubiyetle çok iyi bir başlangıç yaptığını söyleyemeyiz. Ama 14 Ocak 2000’de Marc Cuban’ın takımı satın almasıyla beraber Dallas tarihinde de yeni bir sayfa açılacaktı.

“Cuban gelince her şeyi baştan aşağı yeniledi. Bizim her şeyimizle tam olarak ilgileniyordu ki yenilgi için hiçbir bahanemiz kalmasın. Bize kalan tek şey sahaya çıkıp rakiplerimizi yenmek. Yeni bir uçağımız ve muhteşem bir salonumuz var. Ve Dallas adeta bizim için değişerek bir cennet haline geldi. Hayatımın en iyi günlerini yaşıyorum ve her dakikasından keyif almak istiyorum.” Dirk Nowitzki

Cuban başkan Dallas Şampiyon!!
Aslına bakarsanız Dallas tarihini BC (Before Cuban- Cuban’dan önce) ve AC (After Cuban-Cuban’dan sonra) olarak kategorize edebiliriz. Eğer Marc Cuban’ı tek bir kelimeyle tanımlamamız gerekirse “manyak”, “kaçık”, ”çılgın”, “uçuk” gibi sıfatlardan önce kullanmamız gereken ilk söz “dahi” olurdu. Zaten ne derler bilirsiniz: “Delilik ile deha arasında ince bir çizgi vardır”. Cuban da son yılların en büyük bilgisayar dahilerinden birisi. 1983’te kurucusu olduğu Micro Solutions şirketini Compu Serve‘e yaptığı büyük satışla ünlendi. Sonraki yıllarda Broadcast.com’da internet’in bir numaralı multimedya araçlarını üretirken bu şirketini de dev bir anlaşmayla 1995’te Yahoo’ya satarak milyonlarına milyon dolarlar kattı ve Amerikanın en genç milyarderleri arasında kendisine yer buldu. Cuban günümüzde büyük bir multimedya-network holdinginin patronu. Sahip olduğu şirketlerde bilgisayar teknolojisinden kablolu TV yayınına kadar bir çok alanda teknoloji üretilmekte. Tabii para basan bu şirketlerin başındaki Cuban da genç yaşta gelen zenginliğin keyfini sürmekte. Düşünsenize dünya üzerinde kaç insan nette dolaşırken hoşuna giden bir jeti 40 milyon$ ödeyerek internet üzerinden satın alır!! Cuban kablolu televizyonda kendisine ait gayet matrak bir televizyon şovuna da sahip bulunmakta. Bu arada geçtiğimiz aylarda bir başka ilki gerçekleştirerek Full Throttle” -yani Türkçe meali ile “tam gaz” anlamına gelen- bir çizgi roman dizisinde Dallas’lı oyuncularla birlikte dünyayı kötü güçlerden kurtarmakta. Tabii adamcağızda para bol saç saç bitmiyor. İşin daha da komik yanı Cuban işi azıtarak derginin çizerleriyle beraber kitapçı kitapçı dolaşarak baş rolde olduğu bu çizgi romanı imzalıyor. Kim ne derse desin Cuban, bence NBA’in en eğlenceli başkanı ve en iyi başkanlarından da birisi. Karizmasıyla kimi zaman takımı bile gölgelemekte. Hele David Stern’le giriştiği laf dalaşları ve sonrasında aldığı cezalar başlı başına bir yazının konusunu oluşturmakta. Lüks vergisi karşısındaki umursamaz tavrından ise burada bahsetmiyorum bile. Yalnız Cuban’ın bir diğer yönü daha var ki tüm kulüp yöneticilerimizin dikkatle okumasını rica ederim. Marc Cuban yılda bir kaç yüz milyon dolar vergi vermekte. Ama Espn’deki bir röportajında “verdiği verginin 1 dolarıyla bile toplum için bir kamu hizmeti sağlandığını düşündükçe mutlu olduğunu.” söyleyecek kadar da sorumlu bir vatandaş!!

Diriliş
Cuban takımın sahipliğini devraldıktan sonra Mavs bir anda dirildi ve kalan 50 maçın 31’inden galip ayrıldı. Dirilen tek şey takım olmamıştı. Nowitzki’nin istatistikleri ise 17.5 sayı ve 6.5 ribaund’a yükselmişti. Bu arada kaydettiği 116, 3 sayılık şut isabetiyle de Dallas tarihinde bu kategorinin 4. sırasında kendisine yer bulmasının yanı sıra All-Star Haftasonunda da takımını temsil ediyordu. Nowitzki, Cuban’la gelen değişimi şu kelimelerle anlatıyor: “Cuban gelince her şeyi baştan aşağıya yeniledi. Bizim her şeyimizle tam olarak ilgileniyordu ki yenilgi için hiçbir bahanemiz kalmasın. Bize kalan tek şey ise sahaya çıkıp rakiplerimizi yenmek. Yeni bir uçağımız ve muhteşem bir salonumuz var. Ve Dallas adeta bizim için değişerek bir cennet haline geldi. Hayatımın en iyi günlerini yaşıyorum ve her dakikasından keyif almak istiyorum.” Kanadalı Steve Nash de Cuban’ın takımı satın aldığı günden sonra meydana gelen gelişmeleri vurgulayan bir başka oyuncu: “Cuban takımı almadan önce neredeyse dibe vurmuştuk sanırım o günleri yaşamak bizim birbirimize kenetlenmemizi, arkadaşlık ilişkilerimizin gelişmesini sağladı.”

13 yıl sonra gelen ilk playoff
Takım halinde morali düzelen ve takaslarla kadrosunu güçlendiren Dallas; Nash, Nowitzki ve Finley üçlüsünün etkili oyunlarıyla 2000-01 sezonunda büyük bir çıkış yakalayarak Dallas’ı 13 yıl sonra tekrar playoff’lara sokmayı başardı. Nowitzki ise